Gözlerin Yapısı
Nasıl görürüz? 19.yüzyılda, dış dünyanın bizlere tam bir resmini sunan gözün hassas yapısı, onlarla haşır neşir olan herkesi hayran bırakıyordu ve gözün anatomisi üzerine detaylı bir bilgiye sahip olunmuştu. 19.yüzyılda bilim insanları, şunu kesinlikle doğru olarak gözlemlemişlerdi; eğer, bir insan gözünün birçok mekanizmasından herhangi birisini çok talihsizce yitirirse, örneğin bu lensler, iris yâda oraküler kaslardan biri olabilir, kaçınılmaz sonuç, görme yetisinin ciddi bir şekilde kaybı yâda tamamen körlüktür. Böylece gözün sadece bütünüyle eksiksiz olduğunda işlevini gerçekleştirebileceği sonucuna varılmıştır.
Charles Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında da “karmaşık ve aşırı mükemmel organlar” adlı bölümünde göz problemini ele alarak doğal seçilimle oluşan kendi evrim teorisine gelebilecek olası itirazların farkına varmaktaydı. Şunun da farkına varmıştır ki, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organın parçalarından birisi bile bir nesilde birdenbire ortaya çıksaydı, tamamen mucizeye eşdeğer bir olay olurdu. Bir şekilde Darwinci evrimin ikna edici olabilmesi için, karmaşık organlar hakkında giderek artan bilgileri halkın gözü önünde ortaya konmadan, kaldırılmak zorunda kaldı.
Darwin evrimin gözün oluşturulmasında kullanmış olabileceğini düşündüğü gerçek yolları tanımlayarak teorisini anlatmamıştı. Daha ziyade birçok hayvanın farklı göz yapısına sahip olduğu ve bunların tek hücreli ışığa duyarlı yapılardan karmaşık omurgalı kamera göze değin insan gözünün oluşumda ara formlar olarak yer aldığını önererek, dâhice bir şekilde teorisini savunmada hayranlık uyandırıcı bir şekilde başarılı olmuştu.
Fakat hala sorumuz ortada durmaktadır. Nasıl görürüz ?
Her ne kadar Darwin dünyanın genelini, modern gözün tedricen birikimli olarak gelişen basitçe bir yapıdan oluşturulabileceği hususunda ikna etmede başarılı olmuşsa da, bu tek hücreli ışığa duyarlı yapının nasıl olup ta bunu gerçekleştirdiği açıklamaya çalışmamıştır bile.
Konu gözün nihai karmaşık yapısına geldiğinde Darwin bunu düşünmemeyi yeğlemişti. Bir sinirin nasıl olup ta ışığa duyarlı hale geldiği bizi hayatın kendisinin nasıl oluştuğu sorusundan çok daha az ilgilendirmektedir. (1) Darwin’in bu soruya cevap vermeyişinin mükemmel bir nedeni vardı.19.yüzyıl bilimi, konunun vardığı yeri inceleyecek durumda değildi. Gözün nasıl işlediği sorusu-bir fotonun ışık demetinin retinaya düşmesi-en basit olarak o zamanda yanıtlayamazdı. Hayvan kasları nasıl harekete neden olur? Fotosentez nasıl işler? Enerji nasıl yiyeceklerden temin edilir? İnsan bedeni hastalıklara karşı nasıl savaşmaktaydı? O zamanlar kimse bunları bilmiyordu.
Kalvinizm
İnsan zihninin karakteristik yapısı olarak şimdilerde gözükmektedir ki, bir sürecin mekanizmalarının bilgisinden yoksun olunduğunda insan zihni, rahatlıkla, işlemeyen, etkisiz yapı basamaklarının, kusursuzca işleyen yapılara dönüşebileceğini hayal edecektir. Buna en güzel örnek komedi dizisi Kalvin ve Hobbes’tir. Kalvin yakın arkadaşı Hobbes ile beraber küçük bir kutunun içersine atlayarak zamanda yolculuk yapan yâda oyuncak bir silah yardımıyla kendilerini çeşitli hayvan şekillerine dönüştüren yâda bir çoğaltıcı kullanarak kendi kopyalarını üretip dünyasal kuvvetler olan anne ve öğretmenlerinle uğrasan macera tutkunu küçük bir oğlandır. Kalvin gibi küçük bir çocuk çok kolaylıkla bir kutunun bir boeing uçağı gibi uçabileceğini hayal edebilir, çünkü Kalvin’in uçağın nasıl çalıştığı ile ilgili bir bilgisi yoktur.
Kompleks değişikliklerin nesiller içersinde kendiliğinden oluştuğu inancı biyoloji dünyasının Kalvin benzeri bir rüyasıdır. Doğal süreçte karmaşık gelişimlerin kendiliğinden oluştuğunu öne süren evrim teorisinin belli baslı savunucularında biride 19.yüzyıl ortalarına değin Ernest Haeckel olmuştur. Kendisi Darwinin büyük hayranlarından ve teorisinin gönüllü savunucularından biriydi.19.yüzyıl mikroskoplarının sağladığı kısıtlı görüş, Haeckel’i bir insan hücresinin “karbon çorbasından oluşmuş küçük bir lamba” olduğuna inandırmıştı,(2)Yani bir çeşit mikroskobik jel. Böylece Haeckel’e, bu tip basit bir yasamın rahatlıkla cansız materyallerden oluşturulabileceğini mantıklı görmüştü.1859’da, yani Türlerin Kökeni’nin yayın tarihinde, bir deniz kâşifi olan, H.M.S Cyclops, deniz tabanında garip görünümlü az miktarda çamur çıkardı. Sonuç olarak Haeckel çamuru incelemek üzere geldi. Bu çamuru incelediğinde, içersinde bazı hücre yapılarını bulacağını düşünmüştü.
Heyecanla bu çamuru Thomas Henry Huxley dikkatine sundu, Sir Huxley de bizzat Darwinin büyük dostu ve hayranıydı. Huxley’in bizzat kendiside şuna inandı ki, bu çamur Urschleim (bu protoplazmadır) yapısıydı, hayatın kendisinden oluştuğu şeydi ve Huxley bu çamura Bathybius Haeckelii ismini verdi.
Çamur büyümedi! Takip eden yıllarda, gelişen yeni biyokimyasal teknikler ve mikroskoplarla, hücrenin karmaşıklığı açığa çıkarıldı. Bu basit karbon yığınının, binlerce farklı molekül çeşidi, protein ve nükleik asidler, birçok hücre altı yapıya, belirli görevler için özelleşmiş parçalar ve aşırı derecede karmaşık bir mühendisliğe sahip olduğu gözlemlendi. Bizim zamanımızın perspektifinden bakılınca, Bathybius Haeckelii’nin hikâyesi aptalca ve gerçektende can sıkıcı görünür. Ama öyle olmamalı, Haeckel ve Huxley doğal olarak bu hikâyeye inanıyorlardı, tıpkı Kalvin gibi: Hücrenin bu karmaşıklığından haberdar olmadıkları için bu hücrenin zaman içinde basit bir çamurdan oluşabileceği onlara inanması kolay bir hikâye olarak gelmişti.
Darwinizmin tarihi boyunca, buna benzer sayısız örnek vardı. Bu genelde bilimsel bir bulmacanın o zamanın bilimsel yetisi ve bilgisinin üzerinde olmasında kaynaklanır. Bilimde, bir makine, bir yapı yâda sürecin bir eylem yapması fakat bunu gerçekleştiren mekanizmaların bilinmemesinden ötürü “Kara Kutu “adlı garip bir terim vardır. Darwinin zamanında hemen hemen tüm biyoloji bir kara kutuydu, sadece hücre yâda göz değil sindirim ve bağışıklık sistemleri gibi birçok konuda böyleydi Çünkü nihai olarak hiç kimse biyolojik sürecin nasıl oluştuğunu açıklayabilecek durumda değildi.
Yeni Darwinci Hareketin önderlerinden olan ünlü tarihçi ve biyolog Ernst Mayr bu gerçeğe şu şekilde değinmiştir. (3)
‘‘Herhangi bir bilimsel devrim tüm çeşitleriyle Kara Kutuları kabul etmek zorundadır, bunun için eğer birileri tüm kara kutuların açılmasına kadar beklemek zorundaysa, bu kişinin zihinsel gelişmeler göstermesi asla mümkün olamayacaktır.’’
Bu doğrudur. Fakat daha önceki günlerde tüm kara kutular nihayet açıldığında bilim ve bazen de tüm dünya değişmeye başlamıştı. Biyoloji Darwin’in ileri sürdüğü modele kıyasla olağanüstü gelişme gösterdi. Şimdi Darwin’in kabul ettiği Kara Kutular teker teker açıldı ve dünya görüşümüzde temelinden sarsıldı.
Proteinler
Hayatın moleküler temelini anlamak için, protein adı verilen şeylerin nasıl çalıştığını anlamak zorunludur. Her ne kadar çoğu kişi “proteinlerin” yenilecek bir şey olarak düşünse de, proteinler vücuda (hayvan ve bitki proteinleri olarak) değişik amaçlarla hizmet ederler. Proteinler, esasen yaşayan dokuların makineleri olarak gerekli yapıları inşa eder ve hayat için zorunlu olan kimyasal reaksiyonları gerçekleştirirler. Örneğin, şekerin biyolojik olarak kullanılabilecek yapıya dönüştürülebilmesi için gerekli birçok basamak “Hexokinase” adlı bir proteince yapılır. Deri, ‘‘Collagen’’ adı verilen proteinden yüksek miktarda içermektedir. Işık gözünüzde retinaya düştüğünde ‘‘Rhadopsin’’ adlı proteinle ilişkiye geçer. Burada ki kısıtlı sayıdaki örnekte görüldüğü gibi proteinler birçok farklı işlevi gerçekleştirirler. Bununla beraber, genelde yukarıda verilen her bir protein bir yâda birkaç işlevi gerçekleştirebilir: Ama Rhadopsin deri üretmede kullanılamayacağı gibi Collagen de ışık ile ilgili isleri gerçekleştiremez. Bu yüzden tipik bir hücrede binlerce ve binlerce değişik yapıda ve sayıda hayat için gerekli birbirinden farklı birçok görevi yerine getiren protein bulunur. Tıpkı bir marangozun çeşitli marangozluk işleri için kendisine gerekli değişik aletlere sahip olması gibi.
Bu çok yönlü alet edevatın görünümü nasıl? Proteinlerin temel yapısı oldukça basittir. Proteinler, amino asit adı verilen alt yapıların birbirine bağlanmasıyla oluşur. Her ne kadar protein zinciri 50 ile 100 amino asit bağlantısıyla oluşabilse de, her pozisyon yirmi değişik amino grup asitten birini içerebilir. Bu şekilde proteinler kelimeler çok benzer, Kelimeler çeşitli uzunluklara sadece 26 harfin oluşturduğu harfleri kullanarak ulaşabilir. Şimdi bir protein, yumuşak bir zincir gibi yüzemez, bunun yerine oldukça farklı türdeki proteinler için tamamıyla değişik belirli yapılar oluşturur. İki farklı amino asid dizilimi yani iki farklı proteinden 3–8 inç arası birbirlerinden farklı ve ayrı olarak özelleşmiş zincir şeklinde yapılar oluşabilir. Aynen ev araç gereçleri gibi, eğer proteinlerin şekillerinde belirgin kırılmalar
8 Ocak 2008 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder