7 Şubat 2008 Perşembe

Mutfak

Mutfakta Biri Var: Mutfak Tasarım Objeleri, 20. yüzyılın ikinci yarısında ev için mutfak objeleri yaratan endüstriyel tasarımcıların yenilikçi yaklaşımlarını sergiliyor.

Ölçüm, karıştırma, ısıtma ve depolama fonksiyonlarına göre düzenlenen sergi, malzemeleri geleneksel paslanmaz çelik ve döküm demirden, polipropilen ve termoplastik reçineye kadar değişen 35 kase, takımlar, pişirme kapları ve çeşitli nesnelere yer veriyor.

8 Ocak 2008 Salı

tasarım ve tekamül

Tekâmül ve evrim, birbirine çok karıştırılan kavramlardır. Hatta bu yüzden bazı İslam düşünürlerinin evrimci olduğu bile iddia edilmiştir.Bu iki kavramın farkının ne olduğunu belirtmekte fayda var.Önce tanımları inceleyelim:

Tekâmül, sözlük anlamı "olgunlaşma" ve "gelişim" olan bir terimdir.

Evrim, zaman içinde birdenbire olmayan kesintisiz, niteliksel ve niceliksel değişme sürecidir. Halk arasında daha çok Charles Darwin‘in evrim kuramını belirtmek için kullanılır.

Tanım olarak birbirine benzeseler de bu iki kavram aslında birbirinden farklıdır. Prof Osman Çakmak, "Varlığın Sınırlarında Esrarlı Yolculuk" kitabında, evrenin yaratılışını altı bölümde inceledikten sonra şöyle yazar:

”Başlangıçta bir çekirdek olarak yaratılan kainat, milyarlarca yıl boyunca, her şeyde eseri ile kendini belli eden bir yaratıcının kudret ve hikmetiyle şekilden şekle girdi.Tekamül safhaları hedefine vardı.Son derece hassa plan ve programa ihtiyaç gösteren safhalardan geçerek, sonunda hayat meyvesine ulaştı.Evren ve içindekiler safha safha yaratılmıştı. (…)

Kısacası, kainat ve içindeki misafirler devre devre yaratılıyor ve bir kemal noktasına doğru ’kader’ denilen manevi bir programla ağır ağır yol alıyorlar.Terbiye ve tekamül denilince bu yürüyüşün adımlarını anlıyoruz.Tıpkı bir incir çekirdeğinin çeşitli safhalardan geçerek incir haline gelmesi gibi tekamül, kainatın ilk yaratılışında oldu gibi şekilsiz enerji hamurunun safhadan safhaya atom sistemini oluşturması , oradan da yıldızlar gibi nice gök sistemlerine giden seyahatin hikayesidir.

İlim, hikmet rahmet gibi nice hakikatleri bize ders veren ‘terbiye’ ve ‘tekamülü’ elbette ki evrim gibi, ruhsuz ve sönük kelimler arkasına gizlenerek tabiata ve tesadüfe havale etmek mümkün değildir.”

Görüldüğü gibi tekamül ve evrim arasında ince bir fark var. Tekamül, yönlendirilmiş, kontrol edilen ve planlamış bir gelişim sürecidir. Örneğin anne karnındaki bebeğin gelişimi ya da Big Bang’in ardından evrende atomların, düzenli galaksilerin ve yaşama yönelik bir tasarım olan Dünya’nın oluşumu gibi. Fakat tekamül, asla Darwinizm anlamına gelmez. Çünkü darwinizm, gelişimin yönlendirilmemiş, bilinçsiz ve tesadüfi süreçlerle olduğunu iddia eder. Oysa tekamül bunun tam tersi olarak belli bir plan ve programa göredir.

Neandertal İnsanıyla İlgili Bir İddiaya Cevap
18 Aralık 2007 Salı | 2 Yorum »
Bu makalede, Neandertal İnsanının günümüz insanından ayrı bir tür olduğunu iddia eden yazıdaki iddiaları cevaplamaya çalışacağım.

Neandertal ve Günümüz İnsanı Farklı mı?

Neandertal’in günümüz insanından farklı bir tür olduğu iddiasına dayanak olarak gösterilen bazı anatomik farklar ’şu kemiğinin şurası kavislidir, kafatasında kaş kemeri vardır’ gibi şeyler. Fakat herhangi iki canlının türü böyle belirlenemez .Çünkü her türün farklı varyasyon gösterme potansiyelleri vardır. Her varyasyonunun da birbirinden bu tür ırksal farklılıkları bulunur. Bir türün içindeki varyasyonlarda bir takım anatomik farklılıklar olsa da sonuçta hepsi aynı türe dahildirler.Yine de fark olarak öne sürdüklerinizin bazılarını inceleyelim:

Kafatası beyin sığası insanınkinden oldukça fazladır.

Öncelikle aşağıdaki tabloya bakalım. Günümüzde yaşayan insanların kafatası beyin hacimlerinin 700 cc’den 2000 cc’ye kadar değişebilmektedir. Neandertal İnsanının kafatası beyin hacmi, insana özgü beyin hacimleri arasına giriyor.Yâni Neandertaller ile aynı beyin hacmine sahip insanlar günümüzde de yaşayabilmektedir. Farklı ırkların kafatası beyin hacim ortalamaları da farklıdır doğal olarak. Günümüzdeki tüm ırkların kafatası hacmi ortalamaları da eşit değildir. Bu farklılık, onları farklı türler olarak sınıflandırmaya yetmemektedir.

SINIFLAMA
BEYİN HACMİ

Goril
340 - 752 cc

Şempanze
275 - 500 cc

Australopithecus
370 - 515 cc

Homo habilis
552 cc (ortalama)

Homo ergaster
854 cc (ortalama)

Homo erectus
850 - 1250 cc

Homo neanderthalensis
1100 - 1700 cc

Homo sapiens(Modern İnsan)
700 - 2200 cc


Tablonun Kaynağı: [1]

Fazlasıyla belirgin kaş kemerleri vardır.

Kafatasındaki kaş kemerlerini tür tanımının neresine koyuyorsunuz acaba? Kaş çıkıntısı var, o zaman ayrı tür… Günümüz ırklarından Aborijinler’de de vardır kaş çıkıntıları. Az belirgin ya da çok belirgin, sonunda kaş çıkıntıları var. Aborijinler de insan. Aborijinler ve kaş çıkıntıları olan insanların soyu tükenmiş olduğunu varsayalım. Günümüzdeki insanlarda bu özellik yok diye, geçmişte yaşayıp da bu özelliğe sahip ırkları farklı bir tür olarak mı sınıflandıracağız? Böyle yapmak yanlıştır. Günümüzdeki insanlarda bulunmayan bâzı özellikler, geçmişte yaşayan ırklarda bulunabilir.

Şunu da belirtelim, Avrupalı eski bir ırk olan Cro Magnonlar’da da vardır bu türden kemiksi çıkıntılar.Yaklaşık 30.000 yıl önce yaşayan Cro Magnon’ları, evrimciler Homo Sapiens Sapiens yâni günümüz insanının gerçek atası olarak kabul eder.

Bir de aşağıdaki fotoğraflara bakalım. Hangisinin Neandertal olduğunu anlamanız için Neandertal diğerlerinden ayrı duruyor.


Fotografların Kaynağı: http://insaninkokeni.blogspot.com/2007/12/neandertal-cro-magnon-ve-gnmz-insan.html

Günümüz ırkları arasındaki kafatası farklılıklarına bakınca, Neandertallerin pek farklı olmadıkları çok açık.

Afrika’da, Asya(Çin), güney Amerika gibi pek çok bölgede genetik izolasyon büyük oranda devam etmektedir. Afrika’da, doğrudan 80 bin yıl öncesi insanlardan gelen kabile bulunmuştur. Genetik izolasyonun olmadığı bölge avrupa, amerika, orta doğu gibi bölgelerdir.

Tabî genetik izolasyon devam etmektedir.Fakat geçmişte insanların kaynaşması bu kadar değildi. Zaten Neadertaller de Güney Amerika falan değil, Avrupa’da yaşamıştı.Avrupa’da da geçmişteki gibi genetik izolasyon yoktur.

İnsan toplulukları birbirinden ne kadar uzun süre ayrı yaşarsa o kadar farklılaşırlar, özgün özellikler belli olmaya başlar. Bu, diğer eşeyli üreyen türler için de geçerlidir.Bu farklı özellikler elbette gen havuzunun izin verdiği kadardır.Birbirinden apayrı yaşayan insanlar zamanla birbirleriyle daha çok kaynaştıkça, bu farklılıklar azalmıştır. Günümüzde bu tür farklar görülmeyebilir de. Bu normaldir. Çünkü günümüzdeki insanlarda bulunmayan bâzı özellikler, geçmişte yaşamış ırklarda bulunabilir.

Fakat yine de günümüz insan ırkları arasında ilginç farklar görülebilmektedir.(Örneğin, yukarıdaki resimdeki kafataslarının farklılıkları kolayca görülebilir)

Haydaa! Böyle diyen eşeğe at der, aslanada kaplan. Homo insan demek değildir; İnsanın bulunduğu cinstir.

Yanılıyorsunuz. At ve eşeğin arasındaki farklar, Neandertal ile günümüz ırkları arasındakinden çok daha büyüktür.Ki, at ve eşeğin aynı türe dahil edilmemesinin nedeni, çiftleştiklerinde sağlıklı(üreyebilen) yavru verememeleridir. Günümüzde biyolojik tür kavramına göre, birbiriyle çiftleşip sağlıklı çocuklar elde edebilen canlılar aynı türe dâhil edilirler. Sizin iddia ettiğiniz basit anotomik farklarla bu yapılmaz!

Latince “Homo” zaten “insan” demektir. Bu arada söyleyin, alt tür ve ırk arasındaki fark nedir?

Zaten şempanze ile genlerimiz %99 oranında benzer olduğu için olası bir rakam. Bu madem sizin için kabul edilebilir bir veri, o halde şempanzelerde insan ırkı? Çünkü şempanzeninde DNA’sı, daha doğru genleri oldukça benzerdir(%99,5, -sallamak serbest ya- buçuğu salladım)

Bu % 1 fark iddiası(siz işi daha ileri götürüp 0.5 yapmışsınız), Darwincilerin klasik bir hurafesidir. Science Dergisi’nde yayınlanan bir makalede[2] sizin ve diğer darwincilerin inandığı bu masalın sonu getirilmiştir. Yapılan son araştırmalarda genom diziliminde insan ve şempanze arasındaki farkın popüler medya masalınızda olduğu gibi %1 değil %6,4 olduğu ortaya çıkarılmıştır.

UCLA Los Angeles’tan Neuro Scientist, Daniel Geschwind, yaptığı araştırmada bu 6,4 farkın aslında yine tam olarak gerçeği yansıtmadığını belirtir.Çünkü eğer temel çift konumlandırmasından oluşan farkı, protein şebekelerini, 35 milyon temel-çift değişiklikten her bir tür için var olan 5 milyon sabit çiftin ve sadece insana özgü 689 extra genin varlığı dikkate alır, sinir sisteminde bu genlerin ve çiftlerin, mesela Cortex gibi belirli bölgelerde oluşturduğu farkı inceler ve hesaba katarsak; gerçek anlamda iki canlı arasındaki farkın %17,4 olduğu ortaya çıkar.

Kaldı ki pek çok canlıda genetik benzerlikler olabilir.Vardır da. Bu konuda Biyokimya Profesörü Michael J. Behe’ye sorulduğunda ne dediğine bakalım:

-Bu dizayn kavramı, sizin de savunucuları arasında bulunduğunuz ‘akıllı dizayn’ (intelligent design) teorisinden geliyor sanırım. Sizce bu teori, canlılar arasındaki benzerlikleri daha mı iyi açıklıyor?

Evet, bu benzerlikleri dizaynla da açıklayabilirsiniz. Biliyoruz ki pek çok dizayncı veya mucit, farklı sistemlerde pek çok benzer parça kullanır. Meselâ somunlar, vidalar veya kablolar, pek çok farklı cihazda yer alır. Çünkü bunlar, söz konusu mekanik sistemleri yaparken kullanılabilecek en ideal parçalardır. Elbette her ikisi de kablo bulunduran iki makineden biri, diğerinden evrimleşerek ortaya çıkmamıştır. Ayrı ayrı tasarlanmışlardır. Biyolojideki benzerlikleri açıklamak için ortak dizayn kavramını kullanmak da son derece tutarlıdır. [3]

Evet benzerlikleri açıklamak için ortak dizayn kavramı oldukça tutarlı ve daha mantıklıdır.

Neandertal İnsanını günümüz insanından farklı bir tür olarak niteliyorsanız bunun nedeni nedir ve bunu tür tanımının neresine koyarsınız?

Bu konuda okunabilecek başka bir yazı: Neandertal İnsanı Üzerine

Referanslar:

[1]Casey Luskin " Human Origins and Intelligent Design " PDF versiyonu için www.ideacenter.org/contentmgr/showdetails.php/id/1266

[2] ’’Science’’ Hakemli bilim dergisinin, Haziran 2007 316. sayısı 1836 numaralı sayfasında Jon Cohen imzalı makale.

http://www.sciencemag.org/cgi/content/summary/316/5833/1836

[3] http://sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=934 ya da http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/13/darwinin-evrim-teorisi-yakinda-tarih-olacak-evrim-yalani-ve-gercekler/

Neandertal İnsanı Üzerine
1 Aralık 2007 Cumartesi | Yorum yok »
Neandertal insanı, soyu tükenmiş bir insan ırkıdır. Adını ilk bulunduğu yer olan Almanya’nın Neander vadisinden (Almanca "tal", eski Almanca’da "thal"=vadi) alır. İlk olarak 1855′te bulunan bu insanların, başta ilkel oldukları görüşü özellikle evrimciler arasında hakimdi.Çünkü öncelikle ilk bulunan örneklerden biri aşırı derecede romatizma hastasıydı.İkincisi ise zaten evrimcilerin varsayımına göre o zamanda yaşayanlar tam olarak insan olamazdı.Yapılan neandertal rekontrüksüyonlarında da bunu görebiliriz.
Fakat neandertaller hakkında insana özgü bulgular bulunmaya başlandıkça, bu ilkel varsayımları geçerliliğinin yitirmeye başladı.

Neandertaller İlkel mi?

Yeni bulgulara bakarak, hayır. Araştırmalar, Neanderallerin günümüz insanından ilkel sayılabilecek bir durumları olmadığını göstermektedir.Neandetallerde insana özgü şu özellikler bulunuyor mesela:
- Ateşi yaygın bir şekilde kullanıyorlar.
- İlk fırlatmalı silah olan mızrağı onlar icat etmişti.
- Giyim kültüleri vardı.
- Müzik bilgileri, müzik aletleri vardı.Dolayısıyla müzik kültürleri olan insanlardı.
- Dişlerini temizliyorlardı.
- Ölülerini törenler düzenledikleri ve çiçeklerle birlikte gömdükleri bilinmektedir.
- Neandertal insanının teknik bilgi ve becerisini gösteren, çeşitli işlere yarayan, kusursuz simetrideki aletleri bulunmuştur.
- Günümüz insan ırklarıyla gelişmiş bir kültürü paylaşıyorlardı.
Ayrıca Neandertallerin hastalarına baktıkları, sosyal değerlere sahip oldukları da bilinmektedir.Bütün bu bulgular neandertallerin insan oldukları, ilkel olmadıklarını gösterir bence. Antropolog Erik Trinkaus, uzun yıllar neandertal anotomisi hakkında yaptığı incelemeler sonucunda, Neandertal insanının modern insandan aşağı bir yönü olmadığını şöyle yazar:

”Neandertal kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertallerin anatomisinde, hareket kabiliyeti, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özellikler bakımından modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur”





Neandertal ve Günümüz İnsanı Çiftleşti Tezi

Tezi ortaya atan ABD’li antropolog Erik Trinkaus, Neandertal ve günümüz insanları kemikleri arasında incelemeler ve karşılaştırmalar sonucunda bu tezi ortaya atmıştır. Neandertallerin hızlı yok oluşunun olabilecek sebeplerinden biri, diğer ırklarla karışarak asimile olduğudur. Böylece saf neandertal ırkı yok oluyor. Bulgular, neandertallerle günümüzdeki ırkların büyük ihtimalle çiftleştiğini gösteriyor. Hatta günkü bazı avrupalı ırklar neandertal geni taşıyor olabilir.Bu tezle ilgili :

- İnsan kemiklerinde sadece neandertal ırkından kaynaklanabilecek özellikler tespit edilmiştir.
- Trinkaus’un araştırmasına göre insanlardaki çene kemiği ve kasların yapısı neandertalle çiftleşme belirtileri gösteriyor.
- Neandertal ve günümüz insan ırklarının binlerce yıl aynı yerde yaşadıkları, bir kültür paylaştıkları biliniyor.Binlerce yıllık yakınlıktan birbirleriyle çiftleşmiş olma ihtimalleri çok büyük.
- Avrupalı bir ırk olarak kabul edilen Cro Magnonlar’ın kemiklerinde de neandertallerinkine benzer özellikler tespit edildi.Bu da bu iki ırkın birbiriyle karışmış olabileceğini şüphesini doğruluyor.

Neandertaller İnsanla aynı tür müdür?

Neandertallerin insandan aşağı olmadıklarını, insanlara özgü özelliklere sahip olduğunu biliyoruz. Neandertalle günümüz ırkları büyük ihtimalle çiftleşebiliyor.Hatta bulgular, bazı günümüz ırklarının Neandertal ile karışmış olduğunu gösteriyor. Peki birbirleri arasında arasında çoğalabilmeleri neandertallerin insanla aynı türe mensup olduğunu göstermez mi? Günümüzde biyolojik tür kavramı, birbiriyle çiftleşip sağlıklı çocuklar elde edebildikleri için aynı kategoriye dahil edilen canlılar için kullanılır. Buna göre neandertaller insandır.(Homo sapiens). Neandertallerin genetik olarak da insanlarına %99.9′a varan benzerliği bilinmektedir. Anotomik benzerlik zaten var. Resim; National Geographic Dergisinin , Temmuz 2000 sayısındaki bir neandertal tasviri.



Kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal_insan
http://www.ntvmsnbc.com/news/419812.asp
http://www.ntvmsnbc.com/news/390988.asp
http://www.ntvmsnbc.com/news/389499.asp
http://www.cnnturk.com/BILIM_TEKNOLOJI/BILIM/haber_detay.asp?PID=15&haberID=378502
http://www.netcevap.org/index.php?git=makale&makale_id=192
Discover, Eylül 2005
National Geographic, Temmuz 2000
Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, cilt 87
Paul Aron, Tarihin Büyük Sırları




http://insaninkokeni.blogspot.com

Akıllı Tasarım Teorisi
1 Aralık 2007 Cumartesi | Yorum yok »


Akıllı Tasarım teorisi; doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür.Fakat en çok vurguladığı konu, canlılardaki tasarımdır.

Tasarım Teorisinin bilinen en temel modeli, teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir.

Fakat teori, Akıllı Tasarım ya da Bilinçli Tasarım adıyla ilk kez 1990’lı yıllarda ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı ise Pennsylvania’daki Lehigh Üniversitesi’nden biyokimya profesörü Michael J. Behe’nin "Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı" adlı kitabıyla oldu.



Tasarım Tespiti

Doğadaki herhangi bir yapının tasarım eseri olup olmadığını anlamak oldukça kolaydır. Bir yapıdaki tasarımı tespit etme konusunda, önce insana sağ duyu yol göstericidir. Mesela Amerika’daki Rushmore Dağı’nın bir tasarım eseri olduğunu anlamak oldukça basittir. Çünkü bu dağın üzerine ABD’nin dört başkanının heykelleri kazınmıştır. Biz bu anıtı ilk defa görüyor olsak ve kökenine dair hiçbir şey duymamışsak bile bu yapının bir tasarım eseri olduğunu kavrayabiliriz. Bu yapıyı kimin, ne zaman, niçin tasarladığını bilmesek bile, tasarımın varlığını inkar edemeyiz.

Biyolojik yapılarda tasarımın nasıl tespit edileceği konusunda da, ABD’li matematikçi William Dembski’nin ortaya koyduğu bilimsel kriterler yol göstericidir. Dembski, The Design Inference: Eliminating Chance Through Small Probabilities (Dizayn Çıkarımı: Küçük Olasılıklar Yoluyla Şans Faktörünü Elimine Etmek) adlı kitabında, bir yapının tesadüflerle açıklanmasının hangi aşamada imkansız sayılacağını ve bilinçli bir tasarımın varlığının tartışmasız kabul edileceğini matematiksel olarak göstermektedir. Dembski’ye göre, doğada var olup da doğal faktörlerle ortaya çıkma olasılığı aşırı derecede küçük olan yapılar, bilinçli bir tasarımın bilimsel kanıtını oluşturuyor.[1]

Ayrıca İndirgenemez Karmaşıklık kavramı da tasarım tespiti için önemlidir.



İndirgenemez Karmaşıklık

Michael Behe, bir makalesinde İndirgenemez Karmaşıklığı şöyle tanımlıyor:

İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim; birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren ya da katkıda bulunan tek bir sistemdir. Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. Çünkü doğal seçilim işleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir.[2]

İndirgenemez karmaşıklıkta yapıların nasıl olduğu da açık bir şekilde tanımlanmıştır. Bu yüzden İndirgenemez karmaşıklıkta bir yapıyı tespit etmek, oldukça basittir.

Darwinistler, İndirgenemez karmaşıklıkta yapıların bilinçsiz süreçlerle oluşabileceğini iddia etmektedirler. İndirgenemez Karmaşıklık özelliğine sahip yapıların tesadüfi süreçlerle üretilip üretilemeyeceği çok kolay sınanabilecek bir iddiadır. Örneğin, kamçısı olmayan bir bakteriyi laboratuvarda binlerce nesil boyunca yetiştirip, tesadüfi mutasyonlara maruz bıraktıktan sonra, bu bakteride indirgenemez kompleksliğe sahip bakteri kamçısının oluşup oluşmadığı gözlemlenebilir. Eğer, bu deney sonucunda bakteride, İK yapıda bir bakteri kamçısı oluşursa, tesadüflerin ve doğal seleksiyonun indirgenemez komplekslikte yapılar oluşturabildikleri iddiasının bir anlamı olur.



Peki Tasarımcı kim?

Akıllı Tasarım Teorisi, tasarımcının kimliği konusunda bir açıklama yapmamaktadır. Çünkü teorisyenlerine göre bu sorunun cevabı, bilimin alanı dışında kalıyor. Onlara göre bilimin yaşamın kökeni hakkında varabileceği sonuç, canlılığın tasarlanmış olduğunu tespit etmekten ibaret. Yani, bu tasarımın sahibi kim, amacı nedir gibi soruların, kendi alanlarından çıkıp dinin veya felsefenin ilgi alanına girdiğini düşünüyorlar.[3] Ki öyledir. Teorinin bilimsel olmasının bir nedeni de budur.

Peki Darwinizm açısından durum nedir? Darwinizm kendisi için önemli her şeyi açıklıyor mu? Darwinizm, türlerin kökeninin başka türler olduğunu ve dolayısıyla tüm türlerin ortak bir atadan geldiğini iddia etmektedir. Peki bu teori çok önemli bir sorun olan ‘ilk canlının kökeni’ hakkında neden bir şey söylemiyor?

Darwinizm nasıl ilk canlıyı açıklamıyorsa, AT teorisi de İndirgenemez Karmaşıklık Tasarımcının kimliği için bir konsept sunmamaktadır.



Akıllı tasarım konusunda daha çok bilgi edinmek isteyenlere aşağıdaki linklerdeki makaleleri tavsiye ederim.Referans verdiğim linklere de göz atabilirsiniz.

Akıllı Tasarım, Moleküler Makineler 3

İndirgenemez Karmaşıklık

Türlerin Kökeninde Darwin;

“Eğer her hangi bir karmaşık bir organın, küçük, başarılı ve sayısız değişiklikle oluşamayacağı gösterilirse, teorim kesinlikle geçersiz olacaktır.”demektedir .(6) Darwin’in kriterini karşılayan şey indirgenemez karmaşıklık sistemidir. İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren yâda katkıda bulunan tek bir sistemdir. Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. “Çünkü doğal seçilim işleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir” (7).

Evrensel olarak, Darwinin ön gördüğü tedrici gelişimle böyle ani bir gelişim sıçramasının oluşması arasında uzlaştırılamaz bir boşluk olduğu itiraf edilmiştir. Bu noktada, her ne kadar “indirgenemez karmaşıklık” sadece bir terimse de, asıl gücü kendi tanımlamasından gelmektedir. Artık şunu istemek zorundayız, eğer herhangi bir canlı şey indirgenemez karmaşıklığı içinde barındırıyorsa, o halde bu şeyler indirgenemez karmaşık biyolojik sistemlerdir.

Fare kapanları evimize gelen davetsiz misafirlerle mücadelede kullanılır, birkaç parçadan oluşurlar. Bunlar(1)tahta bir platform,(2)esas görevi farenin isini bitirmek olan metal çekiç,(3)platform üzerinde, kurulunca çekice gerilme kuvveti veren tel yay,(4)üzerine basınç uygulandığında yayı serbest bırakan tutma kolu,(5)tutma koluna bağlı olan ve çekici kaldırarak tuzağın islemesini sağlayan metal boru. Eğer fare kapanının bileşenlerinden (taban, çekiç, yay, tutma kolu, metal boru)herhangi birisi sistemden çıkarılırsa, tuzak görevini yapamaz. Diğer bir değişle, küçük basit fare kapanı üzerinde kendini oluşturan tüm ayrı parçalar sistemli bir şekilde birleştirilmez ise, bu sistemin fare yakalamak için hiçbir yetisi olamayacaktır. Çünkü fare kapanı, birçok parçanın bilinçli birleşimiyle oluşması gereklidir, yani indirgenemez karmaşıklıktadır. Sonuç olarak bu sistemler her yerde vardır.






Moleküler Makineler

Şimdi şunu ele alalım, herhangi bir biyolojik sistem indirgenemez karmaşıklıkta mıdır? Evet, gözüken birçoğunun indirgenemez karmaşıklık da olduğudur. Daha önce proteinleri inceledik. Birçok biyolojik yapıda proteinler daha büyük moleküler makinelerin basit yapılarıdır.





Şekil A(Ciliumlar)





Tıpkı televizyon gibi, kablolar, metal mandallar, vidalar bir televizyonu oluşturması gibi, birçok protein gerçekten tüm bileşenlerin bir arada isler bulunduğunda sadece görev yapan yapıların parçalarıdır. Buna güzel bir örnek ciliumdur.

Cilialar bitki hücreleri ve birçok hayvanın yüzeyinde bulunan, sıvının hücre yüzeyinde taşınmasına yâda teli hücrelerin sıvı yoluyla itilmesinde görevli saç benzerin organ ellerdir. İnsanda, örneğin nefes alma borusu boyunca uzanan epithelial hücrelerin her birin de ortalama 200 cilia eşgüdümlü olarak mukusu gırtlağa doğru, mikropları elemesi için şiddetli bir şekilde itmektedir. Bir cilium fiber kablolar yumağını oluşturan ve adına axomene denen yapılardan oluşur. Bir axomene, iki merkezi tekli microtüb’ün çevrelediği 9 çiftli mikrotübler dizinini içerir. Her dış çift 13 filamentli(ince tel) (subfiberA) dizini,10 filamentli (subfiber B) birleşimi ile kaynaşır. Mikrotüblerin filamentleri alpha ve beta tubulin adı verilen iki proteince oluşturulur. Bir axomene oluşturan 11 mikrotüb, üç farklı birleştirici tarafından tutulur. Alt teller (subfibers) merkezi mikrotüblerle merkezden çıkan tellerce birleştirilir.(radyal spokes);bitişik dış çiftler nexin adlı yüksek esnekliğe sahip proteince oluşturulan bağlar tarafından merkezi birleştirici bir köprü tarafından bağlanır. Son olarak her alt filament(subfiber A),iç ve dış el adlı dyenin içeren iki el meydana getirir.

Fakat cilium nasıl çalışır? Deneyler şunu göstermektedir ki ciliar hareket bir mikrotüb üzerindeki kolların kimyasal “güçle” yürümesi yani bu mikrotübün komşu alt filamenttin (subfiber B)ikinci mikrotübüne bağlanarak, bu şekilde iki mikrotübün birbirlerinin berisine kayması sonucunda oluşur.


Bununla beraber, bütün bir cilium içersinde, mikrotüblerin arasındaki çapraz bağlar, küçük bir mesafe dışında, birbirlerini sürgülemesini önler. Bu çapraz bağlar, bundan dolayı dyenin ‘in neden olduğu sürgülü kayma hareketini tam olarak bir axomene (bükme) hareketine dönüştürür.

Şimdi, arkamıza bir yaslanalım, cilium çalışmasını ve bunun ne demek olduğunu bir gözden geçirelim. Cilia en az yarım düzine proteinden oluşur; alpha-tubilin, betatubilin, dyenin, nexin, spokes protein ve bir merkezi köprü proteini. Bunlar bir görevi yani ciliar hareketi yerine getirmek için bir aradadır ve tüm bu proteinlerin her biri ciliar hareketin işlemesi için vazgeçilmezdir. Eğer tubulinler eksik olsa, sürülü kayma hareketi filamentler için olmayacaktı, eğer dyenin olmasaydı, cilium katı ve hareketsiz kalacaktı, eğer nexin olmasaydı diğer birleştirme proteinleri, axomene, filamentler kayarken aniden bütünden kopardı. Cilium’um içinde gördüğümüz sadece komplekslik değil moleküler düzeyde indirgenemez karmaşıklıktır. Hatırlarsanız “indirgenemez karmaşıklıkla’’ söylemek istediğimiz birçok farklı birleşenden oluşarak bir bütünün islemesini sağlayan bir organın yapısıdır. Benim fare kapanım bir platforma, çekice, yay, kaldırma koluna ve tuzağa sahiptir. Hepsi aynı anda birlikte bir görevin yerine getirilmesi için çalışmaktadır. Benzer olarak, cilium oluşturduğu üzere kayma filamentlerin, birleştirme proteinlerin ve motor proteinlerin işlevin sürmesi için bir arada olması gereklidir. Birleşenlerden bir tanesinin bile eksik olması, aleti işlemez hale getirmektedir.

Cilianın birleşenleri tek moleküllerden oluşur. Bunun anlamı, artık cilium içinde başka kara kutular aramanın gereksiz olduğudur, ciliumun karmaşıklığı nihaidir, temeldir. Bilim adamları, hücrenin karmaşıklığını öğrenmeye başladıklarında, bunun okyanus çamurunda ufak değişikliklerle rasgele hayatı oluşturduğunu düşünmenin ne kadar ahmakça olduğunun farkına vardılar. Böylece bizde karmaşık cilium yapısının azar azar giderek artan basamaklarla oluşamayacağının farkındayız. Fakat ciliumun indirgenemez karmaşıklığın anlaşıldığından dolayı, ciliumun işleyen bir önceki evrimsel modeli bulunamayacaktır, böylece bir önceki bir nesle sahip olamayan cilium doğal seçilim mekanizmalarınca oluşturulamaz. Çünkü doğal seçilim adı üzerinde seçmek üzere işleyen bir yapının gelecek nesilde nüfusunu sürdürebilmesi için seçilebilmesine dayanır. Doğal seçilim çalışan bir yapı bulunmadığında hiçbir şey ifade edemez. Daha da açık olursak, eğer cilium doğal seçilimle oluşturulamayacak bir yapıysa, cilium tasarlanmıştır.

“Moleküler Evrim” Çalışması

İndirgenemez karmaşıklığın moleküler seviyede sayısız örneğinden, mesela protein taşınması, kan yapımı, kapalı dolanımdı D.N.A yapısı, elektron taşınması, bacterium flagell),hücrenin hayatını uzatan telomeres yapıları, fotosentez, kopyalama sistemi ve daha birçokları...

İndirgenemez karmaşıklığın örnekleri biyokimya ders kitaplarının hepsinde bulunabilir. Fakat bu yapıların hiçbiri Darwinci evrim sürecince açıklanamaz. Peki, geçen kırk yılda bu fenomeni bilim dünyası nasıl kabul etmişti?

Buna verilebilecek güzel bir cevap Moleküler Evrim Gazetesindedir. JME (Journal of Molecular Evolution). Bu gazetenin temel amacı, Darwinci evrimin moleküler düzeyde nasıl oluştuğunu araştırmaktır. Gazetenin yüksek bir bilim standardı ve bu alanda çok saygın bir yeri vardır. JME’nin bu yazı yazıldığında (1997) yayınladığı son 11 makalede, D.N.A ve protein diziliminin analizleriyle alakalıdır. Makalenin hiçbirinde biyo moleküler yapıların karmaşıklığın gelişimindeki ara formların detaylı modellerine rastlanmamıştır. (doğal olarak).Son on yıl içersinde JME 886 kez yayımlandı. Bunlardan 95’i hayatın oluşumu için zorunlu olduğu düşünülen moleküllerin kimyasal sentezleriyle, 44’ü dizilim analizlerini geliştirmek için ortaya konan matematiksel modellerle, 20’si var olan yapıların evrimsel gönderimleriyle, 719’u polinükloitid dizinlerin yâda protein analizleri ile ilgiliydi. Maalesef karmaşık biyo-moleküler yapıların gelişiminde ara formların detaylı analizleri için hiçbir makale yayımlanmadı. Bu JME’nin bir acayipliği değildir. Bu tür ara formların biyo moleküler yapılardaki durumunu inceleyen herhangi bir makale (makale yayınladığına değin) ne Ulusal Bilim Akademisi, (Natural Academy Of Science) ne Nature nede Science gibi bilim dergilerinde yâda benim bildiğim başka bir yayında yayımlandı.

Moleküler evrim literatüründe dizilim karşılaştırmaları yoğun şekilde yer alır. Fakat dizilim karşılaştırmaları karmaşık biyo kimyasal sistemlerin oluşumunda tıpkı Darwinin basit göz yapılarıyla karmaşık yapıları karşılaştırıp gözün nasıl çalıştığını anlaması gibi herhangi bir rol oynamaz. Bundan dolayı, bilim bu alanda dilsiz gibidir. Bunun anlamı bizim karmaşık biyo kimyasal sistemler tasarlanmış çıkarımını yaptığımızda, bizler ne bir deneysel sonucu yadsımakta nede başka bir teorik çalışmanın açıklamasıyla çelişmekteyiz. Hiçbir deneyin sorgulanmasına da gerek yoktur. Sadece tüm deneylerin tıpkı Newton’un evreninin, maddenin ikiliğinin parçacık boyutunda ortaya çıkarıldığında yeniden yorumlanması gibi tekrar gözden geçirilmeye ihtiyacı vardır.

Sonuç

Sıkça söylendiği üzere bilim fizikötesine gönderimde bulunmaktan kaçınmak zorundadır. Fakat bu hem kötü bir mantık hem de kötü bir bilim anlayışı gibi geliyor. Bilim keyfi kuralların, hangi açıklamanın yapılması gerektiğine karar vermede kullanılan bir oyun mekanizması değildir. Bunun yerine, fiziksel gerçeklikle ilgili olarak ilgili doğru tanımlamaları yapma çabasıdır. Sadece 60 yıl önce, evrenin genişlemesi gözlemlendi. Bu gerçek doğal olarak başka bir olayı da önermekteydi-uzak bir geçmişte evrenin oldukça küçük bir yapıdan genişlemeye başlamıştı.

Birçokları için bu çıkarım, fizikötesi olayı çağrıştıran yani yaratılısı, evrenin başlangıcı olduğunu gösteren tınılar içermekteydi. Fizikçi A.S Eddiggtton böyle bir betimlemeye karşı duyduğu tiksintiyi bir konuşmasında şöyle dile getirmiştir (8) :

‘‘ Felsefi olarak, doğanın şu anki düzeninin bir patlamayla olduğu düşüncesi bana tiksindirici gelmektedir. Çok uzak bir zaman dilimindeki bu dolambaçlı oluşum yani Tanrı ve onun dünyası arasında gerçek bir ilişki olduğu kanısı, zihin için doyurucu bir kanıt değildir.’’

Nitekim, Büyük Patlama hipotezi bilimce kucaklanmış ve geçen yıllarda evrenin açıklanmasındaki en verimli paradigma olduğunu kanıtlamıştır. Buradaki esas nokta fiziğin, bazılarının düşündüğü modelin dini açılımlara yardım etmesine ve olanak tanımasına karşın, bilgiyi kendisini yönlendirdiği biçimde takip etmesidir. Günümüzde, moleküler biyolojinin müthiş derecede karmaşık moleküler sistemleri açığa çıkarmasıyla ki bu sistemler kendilerinin nasıl oluştuğu sorusunun açıklanması denemelerinin bile cesaretini kıracak kadar mükemmeldir. Öyleyse, bizde biyolog bilim adamları olarak fizik biliminden bir ders almalıyız. Tasarımın kendisi doğal olarak bilgiden kaynaklanır, bundan kaçınmamamız gereklidir. Aksine bu bilgiyle kucaklaşmalı ve onun üzerine yeni açılımlar koymalıyız.

Sonuç olarak şunu fark etmek çok mühimdir. Bizler bilgimiz dâhilinde olanlardan tasarım çıkarımını yapmaktayız. Bizler tasarım çıkarımını kara kutuları açıklamak için değil, aksine açık kutuları izah etmede kullanıyoruz. Otomobili gören ilkel kültürden bir arabanın altında bir antilobun saklanarak ona bu hızı verdiğini düşünebilir, fakat otomobilin kaputunu açıp motoru gördüğünde birden bunun bir tasarım olduğunu kavrar. Aynı şekilde moleküler biyolojide hücreyi açmış ve içersinde neler meydana geldiğini görmüştür, hücre tasarlanmıştır. Doğal seçilim 19.yüzyıl insanları için bir soktu, bilimin yaptığı gözlemler, biyolojik dünyanın birçok konusunun doğal seçilimin düzenli ilkelerine dayandırmaktaydı. 20.yüzyılda bilimin yaptığı gözlemlerden elde edilen gerçekler bizim için soktur. Hayatın temel mekanizmaları doğal seçilime atfedilemez. Bu yüzden bu mekanizmalar tasarlanmıştır

Ama bizler bu şoktan kurtulmalı ve elimizden gelenin en iyisini yaparak katkıda bulunmaya devam etmeliyiz. Yönlendirilmemiş Evrim Teorisi çoktan ölmüştür, fakat bilimin çalışmaları sürmektedir.

Bu çalışma ilk olarak Cambridge Üniversitesi C.S Lewis Vâkıfının 1994 yılındaki toplantısında sunulmuştur.




Kaynakça

Michael J. BEHE

Orijinal metni: http://www.arn.org/docs/behe/mb_mm92496.htm bulabilirsiniz.

1.Darwin, Charles (1872)Türlerin Kökeni 6.Basım(1998)sayfa 151,New York Üniversitesi
Yayınları.
2.Farley, John(1979) Operinden Dekarta Kendilerinden Var Olan Nesiller Tartışması,2.Basım sayfa 73 Johns Hopkins Üniversitesi Yayınları, New York
3.Mayr. Ernst(1991)Bir Uzun Tartışma, Sayfa 146,Harward Üniversitesi Yayınları, Cambridge
4.Devlin, Thomas M.(1192)Biyokimyanın Kitabı.sayfa938954,WileyLiss, New York
5.Washington üniversitesi Retorikçisi John Angus Campell “Büyük ve gösterişli fikirler pozitivizm gibi asla gerçekten ölmez. Düşünen insanlar zaman içinde bunları terk eder ve hatta bunları kendi aralarında alay konusu yaparlar, fakat ikna edici yararlı kısımları bilgisizleri korkutmak için daima kullanırlar.”Bilim Retoriği ve Komik Bir Gösteri;
Darwinin Kökenindeki Ahlak ve Epistemoloji” Rhetoric Society Quaterly24,sayfa2750(1994).

Bu kitapta ki eleştiri bilimsel dünyanın hayatın oluşumu ile ilgili takındığı tavra göndermede bulunmakla kalmıyor, Ortodoks bilimin(Evrimi tartışılmayacak denli kesin bir doğru olarak gören skolâstik dogmacı bilim adamları)izlediği yöntemin ne olduğunu açıkça dile getiriyor.

Akıllı Tasarım, Moleküler Makineler 2

İnsanın Görme Yeteneği

Genelde, moleküler seviyede biyolojik süreç protein ağlarınca gerçekleştirilir. Her bir üye zincirde özel bir görevi yerine getirir.

Tekrar nasıl görürüz? Sorusuna geri dönelim. Her ne kadar Darwinin görme olayı üzerindeki açıklamaları kara kutu olsa da, birçok biyokimyacının hâlihazırdaki görme yeteneği sorusuna cevap bulma çabasındadır.(4) Işık retinaya çarptığında,11-cis-retinal adı verilen organik bir molekül tarafından foton emilir ve saliseler içersinde trans-retinal tarafından düzenlenmesi sağlanır. Retinal güçlerin şeklinin değişimi, rhadopsin proteinini, yapısını değiştirmeye zorlayarak sıkıca bağlanmasını sağlar. Protein başkalaşımlarının sonucu olarak, protein davranışları özel olarak farklılaşır. Değişen protein şimdi transducin adı verilen proteinle ilişkiye girebilir. Rhadopsinle etkileşimden önce transducin, GDP adlı küçük bir organik moleküle sıkıca bağlanır, fakat transducin, rhadopsinle bağlandığı anda GDP kendisini transducinden ayırır. Bu moleküle de GDP ye çok benzeyen GTP adı verilir ama transducinle bağlanan GDP den belirgin biçimde farklıdır.




Şekil(1)Gözün sadece birkaç indirgenemez parçasını gösteren bir kesit.

GDP’nin GTP’ye transducinrhodopsin bileşkesi içinde dönüşümü GTP’nin davranışını değiştirir. GTP-transducinrhodopsin phosohodiesterase adlı bir protein vasıtasıyla hücrenin iç duvarına yerleşip bağlanır. GTP-transducinrhodopsinle bağlanınca, phosohodiesterase cGMP adlı molekül yardımıyla kimyasal bölebilme yeteneği kazanır. Fakat phosohodiesterasemsin etkileşimi cGMp’nin yoğunluğunu azaltır.


Phosohodiesterase proteinin etkileşime girişi suyun seviyesini azaltmak için banyo küvetinin tıpasını çekmeye benzetilebilir. cGMp’le bağlanan ikinci zar proteinine, iyon kanalı adı verilir, hücre içersinde sodyum iyonlarının sayısının düzenlenmesinde görevli özel bir kanaldır. Normal olarak iyon kanalı, sodyum iyonlarını hücre içersine akmasını sağlar, aynı anda başka bir proteinde onları dışarı püskürtür. İyon kanalı içersindeki bu ikili etkileşimin sonucu olarak hücre içersindeki sodyum iyonlarının seviyesi dar bir aralıkta seyreder. cGMp yoğunluğu normal değerinden Phosohodiesterase tarafından parçalanarak düşürüldüğünde, birçok kanal kapanır ve bu artı yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun azalmasıyla sonuçlanır. Bu hücre zarı üzerinde, elektriksel yüklerin dengesizliğine yol açarak sonunda retinaya düsen il ışığın optik sinirler vasıtasıyla beyne taşınmasına sebep olu. Beyin de analiz edilen nihai sonuç görüntüdür.


Eğer biyokimyasal görmeyi yukarıdaki gibi kısıtlı reaksiyonlarla özetlersek, hücre 11-cis Retinal ve cGMp depolarını tüketirken aynı zamanda sodyum iyonlarını da tüketmektedir. Böylelikle sistemi için gerekli miktarda sinyalin üretimi ve hücrenin gerekmediğinde ilk haline dönmesi sağlanır. Bunu gerçekleştiren birçok mekanizma vardır. Normal olarak karanlıkta, iyon kanalı, sodyum iyonlarına ek olarak kalsiyum iyonlarının da hücre girmesine izin verir. Kalsiyum dışarıya farklı bir protein yardımıyla atılarak hücresel dengeli bir kalsiyum yoğunluğunun oluşması sağlanır. Bununla birlikte, cGMp seviyesindeki düşüşle iyon kanalının kapanması sonucu sodyum iyonlarının seviyesi azalmadığında, kalsiyum iyonlarının yoğunluğu da azalır. cGMp’yi ortadan kaldıran phosohodiesterase enzimi salınımı düşük kalsiyum yoğunluğunda oldukça yavaşlatılır. Buna ek olarak guanylate cyclase adlı proteinde kalsiyum seviyesi düşmeye başladığında cGMP’yi sentezlemeye başlar. Aynı anda, tüm bunlar devam ederken rhodopsin kinase adlı diğer bir enzim kimyasal olarak metorhodopsin II adlı proteini oluşturur. Bu protein fosfat grubunun yerini alır. İşlenmiş rhodopsin çift arrestin proteinince bağlanır, böylece rhodopsinin traduscinle daha fazla etkileşimde bulunmasını önler. Görüldüğü üzere hücre tek bir foton tarafından tetiklenen güçlendirilmiş sinyali sınırlandıracak mekanizmayı içermektedir.

Trans-retinal neticede rhadopsin molekülünden ayrılmalı ve 11-cis-retianal’e çevrilmelidir. Ve tekrar opsin tarafından bağlanarak diğer bir görme eylemi için rhodopsin yeniden üretilir. Trans-retinal i gerçekleştirmek için ilk olarak transretinol adlı iki ek hidrojen atomu taşıyan bir enzimce güçlendirilir. İkinci enzimde molekülü 11-cis-retinal haline getirir. Son olarak üçüncü bir enzim daha önce eklene iki hidrojen atomunu ayırarak, döngünün tamamlanmasını sağlar.


Hayatı Açıklamak

Her ne kadar görme yetisinin biyokimyasal birçok detayı yukarıda anlatılmasa da, bu kısa özet şunu göstermektedir; bu süreçler görmeyi açıklamamızın ne kadar zor olduğunu anlamamızı sağlar. Biyoloji biliminin vardığı ve hedeflediği açıklama seviyesi de budur. Bir görevin anlaşıldığını söyleyebilmek için, o görevle ilgili her basamağın aydınlatılması gerekir. Bu ilgili basamaklar nihai olarak biyolojik süreç içersinde moleküler seviyede oluşur. Böylece görme, sindirim yâda bağışıklık sistemi gibi biyolojik fenomenleri tatmin edici açıklamaların elde edilebilmesi için moleküler açıklamanın da dâhil edilmesi zorunludur. Yoksa hiçbir zaman yeterli bir açıklama oluşturulamaz, görme yetisinin “Kara Kutusu” artık açılmıştır. Bu yetimizin evrimsel açıklaması, tıpkı 19.yüzyılda Darwinin ve bugün maalesef birçok evrim taraftarının yaptığı gibi, gözün sadece anatomik yapıları çağrıştırır fakat biyolojinin bu seviyesinde anatomi oldukça basit ve güvenilmezdir. Tabi fosil kayıtları da öyledir. Aslında fosil kayıtlarının Darwinci evrim teorisiyle uyumlu olması günlük tecrübelerimizin ve deneyimlerimizin Newton teorisiyle uyumlu olmasının fiziği ilgilendirmesinden önemli değildir. Fosil kayıtları bize, 11-cis-retinal’in rhodopsinle etkileşiminin nasıl olduğu yâda traducin ve phosohodiesteraseden basamak basamak gelişimi hakkında hiçbir şey söylemez. Ne biyo coğrafyanın şablonları ne popülâsyon genetiği nede evrim teorisi ana organlar yada ( kambriyen devrindeki) tür bolluğunun kendisi için bir açıklama getiremez. Ama Darwinci patikaları ironik bir biçimde çürütebilir.

Darwin 19.yüzyılda “Bir sinirin ışığa nasıl duyarlı olduğu bizi hayatın nasıl oluştuğundan çok daha az ilgilendirmektedir” demiştir. Her iki fenomende biyokimyanın ilgisini çekmektedir. Hayatın oluşumu üzerine yapılan araştırmaların felç olusunun hikâyesi oldukça ilgi çekicidir. Hayatın oluşunu inceleyen çalışma alanının her biri güvenilmez, ciddi olarak eksik ve diğer sunulan bazı modellere göre boy ölçülemeyecek denli tutarsızlık içinde tartışmalı modeller olması, bu evrimsel çalışmaların çözülmek üzere olduğunu söylemek için yeterli olacaktır.(5)

Bu çalışmanın asıl amacı hayatın kökeni araştırmalarını kapsayan benzeri problemleri ve art niyetli gayretleri göstermek, herhangi bir biyokimyasal karmaşık sistemin gerçektende nasıl var olduğunu ortaya koymaktır. Biyokimya bütün organizmanın seviyelerine uygulanan, Darwinci Teoriyle açıklanmayı reddeden bir moleküler dünyanın kapılarını bizlere açmıştır. Ne Darwin’in Kara Kutuları, ne hayatın oluşumu, ne diğer karmaşık biyolojik sistemler o görevle ilgili her basamağın aydınlatılması gerektiren bir şekilde Darwinin teorisince açıklanabilir.

Akıllı Tasarım, Moleküler Makineler 1

Gözlerin Yapısı

Nasıl görürüz? 19.yüzyılda, dış dünyanın bizlere tam bir resmini sunan gözün hassas yapısı, onlarla haşır neşir olan herkesi hayran bırakıyordu ve gözün anatomisi üzerine detaylı bir bilgiye sahip olunmuştu. 19.yüzyılda bilim insanları, şunu kesinlikle doğru olarak gözlemlemişlerdi; eğer, bir insan gözünün birçok mekanizmasından herhangi birisini çok talihsizce yitirirse, örneğin bu lensler, iris yâda oraküler kaslardan biri olabilir, kaçınılmaz sonuç, görme yetisinin ciddi bir şekilde kaybı yâda tamamen körlüktür. Böylece gözün sadece bütünüyle eksiksiz olduğunda işlevini gerçekleştirebileceği sonucuna varılmıştır.
Charles Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında da “karmaşık ve aşırı mükemmel organlar” adlı bölümünde göz problemini ele alarak doğal seçilimle oluşan kendi evrim teorisine gelebilecek olası itirazların farkına varmaktaydı. Şunun da farkına varmıştır ki, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organın parçalarından birisi bile bir nesilde birdenbire ortaya çıksaydı, tamamen mucizeye eşdeğer bir olay olurdu. Bir şekilde Darwinci evrimin ikna edici olabilmesi için, karmaşık organlar hakkında giderek artan bilgileri halkın gözü önünde ortaya konmadan, kaldırılmak zorunda kaldı.
Darwin evrimin gözün oluşturulmasında kullanmış olabileceğini düşündüğü gerçek yolları tanımlayarak teorisini anlatmamıştı. Daha ziyade birçok hayvanın farklı göz yapısına sahip olduğu ve bunların tek hücreli ışığa duyarlı yapılardan karmaşık omurgalı kamera göze değin insan gözünün oluşumda ara formlar olarak yer aldığını önererek, dâhice bir şekilde teorisini savunmada hayranlık uyandırıcı bir şekilde başarılı olmuştu.
Fakat hala sorumuz ortada durmaktadır. Nasıl görürüz ?
Her ne kadar Darwin dünyanın genelini, modern gözün tedricen birikimli olarak gelişen basitçe bir yapıdan oluşturulabileceği hususunda ikna etmede başarılı olmuşsa da, bu tek hücreli ışığa duyarlı yapının nasıl olup ta bunu gerçekleştirdiği açıklamaya çalışmamıştır bile.
Konu gözün nihai karmaşık yapısına geldiğinde Darwin bunu düşünmemeyi yeğlemişti. Bir sinirin nasıl olup ta ışığa duyarlı hale geldiği bizi hayatın kendisinin nasıl oluştuğu sorusundan çok daha az ilgilendirmektedir. (1) Darwin’in bu soruya cevap vermeyişinin mükemmel bir nedeni vardı.19.yüzyıl bilimi, konunun vardığı yeri inceleyecek durumda değildi. Gözün nasıl işlediği sorusu-bir fotonun ışık demetinin retinaya düşmesi-en basit olarak o zamanda yanıtlayamazdı. Hayvan kasları nasıl harekete neden olur? Fotosentez nasıl işler? Enerji nasıl yiyeceklerden temin edilir? İnsan bedeni hastalıklara karşı nasıl savaşmaktaydı? O zamanlar kimse bunları bilmiyordu.


Kalvinizm

İnsan zihninin karakteristik yapısı olarak şimdilerde gözükmektedir ki, bir sürecin mekanizmalarının bilgisinden yoksun olunduğunda insan zihni, rahatlıkla, işlemeyen, etkisiz yapı basamaklarının, kusursuzca işleyen yapılara dönüşebileceğini hayal edecektir. Buna en güzel örnek komedi dizisi Kalvin ve Hobbes’tir. Kalvin yakın arkadaşı Hobbes ile beraber küçük bir kutunun içersine atlayarak zamanda yolculuk yapan yâda oyuncak bir silah yardımıyla kendilerini çeşitli hayvan şekillerine dönüştüren yâda bir çoğaltıcı kullanarak kendi kopyalarını üretip dünyasal kuvvetler olan anne ve öğretmenlerinle uğrasan macera tutkunu küçük bir oğlandır. Kalvin gibi küçük bir çocuk çok kolaylıkla bir kutunun bir boeing uçağı gibi uçabileceğini hayal edebilir, çünkü Kalvin’in uçağın nasıl çalıştığı ile ilgili bir bilgisi yoktur.

Kompleks değişikliklerin nesiller içersinde kendiliğinden oluştuğu inancı biyoloji dünyasının Kalvin benzeri bir rüyasıdır. Doğal süreçte karmaşık gelişimlerin kendiliğinden oluştuğunu öne süren evrim teorisinin belli baslı savunucularında biride 19.yüzyıl ortalarına değin Ernest Haeckel olmuştur. Kendisi Darwinin büyük hayranlarından ve teorisinin gönüllü savunucularından biriydi.19.yüzyıl mikroskoplarının sağladığı kısıtlı görüş, Haeckel’i bir insan hücresinin “karbon çorbasından oluşmuş küçük bir lamba” olduğuna inandırmıştı,(2)Yani bir çeşit mikroskobik jel. Böylece Haeckel’e, bu tip basit bir yasamın rahatlıkla cansız materyallerden oluşturulabileceğini mantıklı görmüştü.1859’da, yani Türlerin Kökeni’nin yayın tarihinde, bir deniz kâşifi olan, H.M.S Cyclops, deniz tabanında garip görünümlü az miktarda çamur çıkardı. Sonuç olarak Haeckel çamuru incelemek üzere geldi. Bu çamuru incelediğinde, içersinde bazı hücre yapılarını bulacağını düşünmüştü.

Heyecanla bu çamuru Thomas Henry Huxley dikkatine sundu, Sir Huxley de bizzat Darwinin büyük dostu ve hayranıydı. Huxley’in bizzat kendiside şuna inandı ki, bu çamur Urschleim (bu protoplazmadır) yapısıydı, hayatın kendisinden oluştuğu şeydi ve Huxley bu çamura Bathybius Haeckelii ismini verdi.

Çamur büyümedi! Takip eden yıllarda, gelişen yeni biyokimyasal teknikler ve mikroskoplarla, hücrenin karmaşıklığı açığa çıkarıldı. Bu basit karbon yığınının, binlerce farklı molekül çeşidi, protein ve nükleik asidler, birçok hücre altı yapıya, belirli görevler için özelleşmiş parçalar ve aşırı derecede karmaşık bir mühendisliğe sahip olduğu gözlemlendi. Bizim zamanımızın perspektifinden bakılınca, Bathybius Haeckelii’nin hikâyesi aptalca ve gerçektende can sıkıcı görünür. Ama öyle olmamalı, Haeckel ve Huxley doğal olarak bu hikâyeye inanıyorlardı, tıpkı Kalvin gibi: Hücrenin bu karmaşıklığından haberdar olmadıkları için bu hücrenin zaman içinde basit bir çamurdan oluşabileceği onlara inanması kolay bir hikâye olarak gelmişti.

Darwinizmin tarihi boyunca, buna benzer sayısız örnek vardı. Bu genelde bilimsel bir bulmacanın o zamanın bilimsel yetisi ve bilgisinin üzerinde olmasında kaynaklanır. Bilimde, bir makine, bir yapı yâda sürecin bir eylem yapması fakat bunu gerçekleştiren mekanizmaların bilinmemesinden ötürü “Kara Kutu “adlı garip bir terim vardır. Darwinin zamanında hemen hemen tüm biyoloji bir kara kutuydu, sadece hücre yâda göz değil sindirim ve bağışıklık sistemleri gibi birçok konuda böyleydi Çünkü nihai olarak hiç kimse biyolojik sürecin nasıl oluştuğunu açıklayabilecek durumda değildi.

Yeni Darwinci Hareketin önderlerinden olan ünlü tarihçi ve biyolog Ernst Mayr bu gerçeğe şu şekilde değinmiştir. (3)

‘‘Herhangi bir bilimsel devrim tüm çeşitleriyle Kara Kutuları kabul etmek zorundadır, bunun için eğer birileri tüm kara kutuların açılmasına kadar beklemek zorundaysa, bu kişinin zihinsel gelişmeler göstermesi asla mümkün olamayacaktır.’’

Bu doğrudur. Fakat daha önceki günlerde tüm kara kutular nihayet açıldığında bilim ve bazen de tüm dünya değişmeye başlamıştı. Biyoloji Darwin’in ileri sürdüğü modele kıyasla olağanüstü gelişme gösterdi. Şimdi Darwin’in kabul ettiği Kara Kutular teker teker açıldı ve dünya görüşümüzde temelinden sarsıldı.


Proteinler

Hayatın moleküler temelini anlamak için, protein adı verilen şeylerin nasıl çalıştığını anlamak zorunludur. Her ne kadar çoğu kişi “proteinlerin” yenilecek bir şey olarak düşünse de, proteinler vücuda (hayvan ve bitki proteinleri olarak) değişik amaçlarla hizmet ederler. Proteinler, esasen yaşayan dokuların makineleri olarak gerekli yapıları inşa eder ve hayat için zorunlu olan kimyasal reaksiyonları gerçekleştirirler. Örneğin, şekerin biyolojik olarak kullanılabilecek yapıya dönüştürülebilmesi için gerekli birçok basamak “Hexokinase” adlı bir proteince yapılır. Deri, ‘‘Collagen’’ adı verilen proteinden yüksek miktarda içermektedir. Işık gözünüzde retinaya düştüğünde ‘‘Rhadopsin’’ adlı proteinle ilişkiye geçer. Burada ki kısıtlı sayıdaki örnekte görüldüğü gibi proteinler birçok farklı işlevi gerçekleştirirler. Bununla beraber, genelde yukarıda verilen her bir protein bir yâda birkaç işlevi gerçekleştirebilir: Ama Rhadopsin deri üretmede kullanılamayacağı gibi Collagen de ışık ile ilgili isleri gerçekleştiremez. Bu yüzden tipik bir hücrede binlerce ve binlerce değişik yapıda ve sayıda hayat için gerekli birbirinden farklı birçok görevi yerine getiren protein bulunur. Tıpkı bir marangozun çeşitli marangozluk işleri için kendisine gerekli değişik aletlere sahip olması gibi.

Bu çok yönlü alet edevatın görünümü nasıl? Proteinlerin temel yapısı oldukça basittir. Proteinler, amino asit adı verilen alt yapıların birbirine bağlanmasıyla oluşur. Her ne kadar protein zinciri 50 ile 100 amino asit bağlantısıyla oluşabilse de, her pozisyon yirmi değişik amino grup asitten birini içerebilir. Bu şekilde proteinler kelimeler çok benzer, Kelimeler çeşitli uzunluklara sadece 26 harfin oluşturduğu harfleri kullanarak ulaşabilir. Şimdi bir protein, yumuşak bir zincir gibi yüzemez, bunun yerine oldukça farklı türdeki proteinler için tamamıyla değişik belirli yapılar oluşturur. İki farklı amino asid dizilimi yani iki farklı proteinden 3–8 inç arası birbirlerinden farklı ve ayrı olarak özelleşmiş zincir şeklinde yapılar oluşabilir. Aynen ev araç gereçleri gibi, eğer proteinlerin şekillerinde belirgin kırılmalar

Akıllı Tasarım nedir

Sadece ‘tasarım’ ya da ‘tasarım tartışması’ olarak ta adlandırılan ‘tasarım teorisi’, doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür. Bu görüş aslında uzun zamandır vardır. Kökeni antik çağa kadar dayanan tasarım teorisinin en bilinen modeli, 1802’de “saatçi” tezini ileri süren teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir. Paley’in mantığı şudur:
“Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim… Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. (1)
Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü.” (2)
Bu mantıktan yola çıkarak Paley, doğadaki canlı cansız pek çok varlık için de aynı sonuca varılabileceğini ileri sürmüş örnek olarak ta ‘gözü’ göstermiştir. Bu örneğe göre; nasıl ki bir saatin her parçası zamanı göstermek amacıyla bilinçli bir biçimde ayarlanmışsa, gözün de her parçası görmeyi sağlamak amacıyla kusursuzca ayarlanmıştır. Bu örnekle Paley, her iki durumda da bilinçli bir tasarımın izlerini kolaylıkla fark edebileceğimizi göstermek istemiştir.
Paley’in bu oldukça yerinde görüşü on yıllardır pek çok düşünürü etkilemiş olmasına rağmen, doğadaki ince tasarımı açıklayabilmek için yeterli düzeyde değildi. Çünkü böyle bir tasarımın varlığını açıklayabilmek varlıkların var olma amaçlarını kavrayabilmek gibi oldukça güç kriterlere bağlıydı. Bunun yanı sıra, Paley ve diğer ‘doğal teologlar’ doğadaki gerçeklerden yola çıkarak akıl ve merhamet sahibi bir tanrının var olduğunu göstermeyi denemişlerdi.
Tüm bunlar tasarımı, Charles Darwin evrim teorisini ileri sürdüğünde onun için basit bir hedef haline getirdi. Paley, doğada hassas bir ayar olduğunu ve var olan her şeyin iyi bir niyetle bilinçli olarak tasarlandığını ve bu durumun da bir yaratıcıya işaret ettiğini ileri sürerken, Darwin, doğadaki her şeyin kusurlu olduğunu, doğada bir çatışmanın ve vahşiliğin hüküm sürdüğünü ileri sürdü. Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.
Darwin teorisi git gide başarısını ve etkinliğini arttırıp yaygınlaşırken, tasarım teorisi de biyolojiden tümüyle soyutlandı. Bununla birlikte, 1980’lerden beri biyoloji alanındaki gelişmeler günümüz bilim adamlarını, Darwin teorisinin organizmanın büsbütün karmaşık yapısını açıklamakta artık yetersiz kaldığı konusunda ikna etmiştir. Böylece, kimyacılardan, biyologlardan, matematikçilerde, fizikçilerden, filozoflardan vs oluşan büyük bir bilim adamı topluluğu tasarım teorisi üzerinde önemle yeniden durmaya başlamıştır. Bunun üzerine bilim adamları, bir önceki modelinin eksikliklerini artık taşımayan daha kapsamlı yeni bir tasarım teorisi geliştirmişlerdir.
Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık, anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. (3)

ARN Tavsiyeleri
Akıllı Tasarımla ilgili daha fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz:

Intelligent Design: The Bridge Between Science and Theology. William A. Dembski
Mere Creation: Science, Faith, & Intelligent Design edited by William A. Dembski
Rhetoric & Public Affairs Special Issue on Intelligent Design. John Angus Cambell, ed.
For those who are interested in the problem of pain and the role it played in Darwin’s life and work, see:
Darwin’s God: Evolution and the Problem of Evil. Cornelius G. Hunter

bilim ve tasarım

Galileo ve Newton’un fizik öğretileri Aristo’nun fiziğiinin yerini aldığında bilim adamları dünyayı onları deterministlik doğa kanunlarıyla açıklamaya çalışıyorlardı. Bohr ve Heizinberg’in kuantum fiziği Galileo ve Newton’un fiziğinin yerini alınca da bilim adamları kendi deterministlik doğa kanunlarının kâinatımızın açıklanması hususunda olasılık etmeninin de dikkate alınması gerektiğinin farkına vardılar. Olasılık ve zorunluluk, Jacqus Monat tarafından popüler kılınan bilimsel açıklamanın sınırlarını oluşturmada kullanılan iki kavramdır.

Bugün hâlbuki olasılık ve zorunluluğunun tüm bilimsel fenomenin değerlendirilmesinde ne kadar değersiz olduğu kanıtlanmıştır. Kesin olarak karşı konulan teolojilere çağrışımda bulunmadan geçmişin aydınları ,akıllı tasarım adında üçüncü bir açıklamanın gerektiğini görebiliyorlardı. Olasılık, zorunluluk ve tasarım 3 ayrı açıklama biçimi olarak bilimsel fenomenin tamamıyla ortaya çıkmasında gereklidir.

Ne yazık ki akıllı tasarımı bunların dışında bırakan tüm bilim adamları aslında bunu göremeyerek bilimi kısırlaştırdıklarını bilmemektedirler. Richard Dawkins “Kör Saatçi’’ adlı kitabının başında, “biyoloji belli bir amaç için tasarlanmış izlenimini veren karmaşık canlıların bilimidir” demektedir. Bu türden itiraflar biyolojik literatür içinde sıkça yer alır. Francis Krick’in “Delinin takip ettiği“adlı eserinde (kendisi D.N.A yapısını yeniden keşfederek Nobel Ödülü almıştır.) öyle yazar “biyologlar kesinlikle şunu unutmamalıdırlar ki gördüklerinin aksine evrimleşmiştir.”

Biyoloji dünyası doğada görülen apaçık tasarımın Darwin’in doğal seçilim ve rastlantısal mutasyon mekanizmalarınca gerçekleştiğini düşünmek ister. Burada takdir edilecek nokta, ne olursa olsun doğadaki apaçık tasarımın da hesaba katılmasıdır. Biyologlar bu sayede kendilerinin gerçek tasarıma karşı, bilimsel bir argüman ortaya çıkardıklarını kabul ediyorlar. Bu çok önemlidir. Çünkü bilimsel bir iddianın bilimsel olarak geçersiz kılınması için o iddianın içersinde doğru olma olasılığının bulunmaması gereklidir. Bilimsel inkâr iki ucu keskin bir kılıçtır. Bilimsel olarak inkâr edilen iddialar yanlış olabilirler. Ama zorunlu olarak yanlış olamazlar. Yani öyle görülmek istendikleri için yanlış kabul edilemez görmezden gelinemezler. Bu önerimi anlamak için eğer mikroskobik incelemede tüm canlı hücrelerinde “Rab tarafından yapıldı.” ibaresi kazınmış olsaydı ne olacağımı düşünün. Elbette hücrelerin üzerinde böyle bir ifade bulunmaz. Ama bu konumuz değil. Burada önemli nokta bir mikroskopla bakıncaya değin bunu bilemeyecek olmamızdır.Eğer üzerlerine belli bir şekilde ibare kazınmışsa , bir bilim adamı olarak hücreleri gerçekten Rab tarafından yapıldığını söyleyebilecek olmasıdır. Bundan dolayı akıllı tasarıma inanmayanlar,ortaya veriler ışığı altında çıkan gerçek buysa, doğruluk adına gördüklerini söyleyebilmelidirler.


Biyolojide tasarımın geçerli bir seçenek olduğunu kabul etmektedir. Aslında tasarıma karşı önyargılı ve de felsefi olarak temelsiz yasaklamalar kolayca alt edilmiştir. Nitekim bir kere tasarımın bilimden dışlanamayacağını kabul ettiğimizde, zor bir soru hala ortadadır. Niçin tasarımı bilimin içinde kabul etmek isteyelim? Bu soruyu yanıtlamak için soru etrafında dolanarak bir daha soralım. Niçin tasarımı bilimin içinde kabul etmek istemiyoruz? Bilinçli bir etken tarafından icra edilen tasarım fikrinde yanlış olan ne?

Kesinlikle, tasarımla ilişkilendirebileceğimiz birçok günlük olay vardır. Hatta çalışma hayatımızda kaza yâda rastlantıyı tasarımdan ayırmak çok gereklidir. Genellikle şu tür sorulara cevap ararız “Düştüm mü yoksa itildim mi? Birisi kazayla mı öldü yoksa cinayete mi? kurban gitti? Bu şarkı bestecinin kendi ürünü mü yoksa çalıntı mı? Birileri borsada çok mu?Şanslı mı yoksa içeriden tüyo mu alıyor?”

Sadece bu tip sorulara cevap aramayız fakat bütün endüstriler rastlantı ve tasarım arasındaki farkı çizebilme üzerine kurulmuştur. Bunlara ses bilimi, mal kanunu, sigorta şirketlerinin araştırma talepleri ve şifreleme gibi daha nicelerini ekleyebilirsiniz. Bilim de kendisini güvenilir tutabilmek için bu ayrıma ihtiyaç duyar. 1998’in haziran ayında Science dergisinde yer alan bir makalenin 1979 yılında ki bir Alman dergisinde yer alan bir dergide bulunması bilimin kendi içinde aşırma ve karalamanın kabul edilenin çok daha üzerinde olduğunu ortaya koymuştur. Bizi bu tür ayıplardan koruyacak olan onları tanımlama yetimizdir.

Eğer tasarım bilimin dışında açıkça tanımlanabilir ve eğer tanımlanabilirliği bir bilim adamının güvenirliği için anahtar etken ise, niçin tasarım bilim içeriğinin dışında tutulmak isteniyor? Niçin Dawkins ve Krick kendilerini, gördüğümüz şeylerin tasarlanmış gibi gözükse de aslında tasarlanmadığını söyleme zorunluluğunda hissediyorlar? Niçin bilim adamları tasarlanmış nesneler üzerinde çalışamıyorlar? Biyoloji dünyasının bu sorulara verdiği cevap tasarımın top yekûn reddidir. Endişe şudur ki, doğal nesneler için (insan yapımı olana zıt olarak) tasarlanmış ve tasarlanmamış ayrımını yapmak oldukça güçtür. Darwin’in türlerin kökeni adlı eserindeki şu uyarısını ele alın “Birçok seçkin doğa bilimci, geçte olsa yayımladıkları kararlarında, her cins içinde dallanmış türlerin çokluğunun asıl türler olmadığını türlerin bağımsız olarak oluşturulduğunu söyler ama hangilerinin yaratıldığını, hangilerinin ikincil doğa yasalarıyla üretildiğini es geçerler. Bu doğa bilimciler varyasyonu yaşamı oluşturan gerçek neden olarak kabul ederken diğer bir konuda evrimi iki durum arasında hiçbir durum bulunmaksızın keyfi olarak ret edebiliyorlar.” (Aynısını ironikte olsa bugün Darwinciler yapmakta) .Biyologlar tasarıma dair bir şeyi ilişkilendirmekten çekiniyorlar daha sonrada bilim içinde yukarıda bahsedilen zorunlu keyfilik üzerinde bilinçli tasarımın gerçek, somut bir bilimsel açıklama olarak kullanamıyorlar. (kendilerini gizlemek zorunda kalıyorlar çünkü bugün evrim bir bilimsel açıklama değil tartışılmaz bir dogma olmuştur ne yazık ki)

Geçmişte doğrulansa bile bu endişe artık savunulabilir değildir. Artık elimizde sağlam kriterler vardır. Karmaşıklık-Özelleşme; bunlar bilinçli tasarlanmış nesneleri bilinçsiz olarak oluşmuş nesnelerden ayırmak için kullanılmaktadır. Birçok özel bilim hale hazırda teori öncesi durumda bile bu kriterleri kullanır. (Örneğin ses tanıma bilimi, yapay zekâ çalışmaları,şifreleme bilimi, arkeoloji ve dünya dışı zekâ araştırmaları)

Bilim felsefesinde olasılık teoremindeki en büyük gelişme bu kriterin ayrışması ve sağlam temeller üzerine oturtulması olmuştur. Michael Behe’nin indirgenemez karmaşıklık kriteri biyokimyasal sistemlerin kendilerine has bir karmaşıklığa ve özelleşmeye sahip olduğunu göstermek üzere bilinçli tasarımı tanımlamak üzere oluşturulmuştur. (Behe’nin kitabı Darwin’in Kara Kutusu Free Pres 1996)