Mutfakta Biri Var: Mutfak Tasarım Objeleri, 20. yüzyılın ikinci yarısında ev için mutfak objeleri yaratan endüstriyel tasarımcıların yenilikçi yaklaşımlarını sergiliyor.
Ölçüm, karıştırma, ısıtma ve depolama fonksiyonlarına göre düzenlenen sergi, malzemeleri geleneksel paslanmaz çelik ve döküm demirden, polipropilen ve termoplastik reçineye kadar değişen 35 kase, takımlar, pişirme kapları ve çeşitli nesnelere yer veriyor.
7 Şubat 2008 Perşembe
8 Ocak 2008 Salı
tasarım ve tekamül
Tekâmül ve evrim, birbirine çok karıştırılan kavramlardır. Hatta bu yüzden bazı İslam düşünürlerinin evrimci olduğu bile iddia edilmiştir.Bu iki kavramın farkının ne olduğunu belirtmekte fayda var.Önce tanımları inceleyelim:
Tekâmül, sözlük anlamı "olgunlaşma" ve "gelişim" olan bir terimdir.
Evrim, zaman içinde birdenbire olmayan kesintisiz, niteliksel ve niceliksel değişme sürecidir. Halk arasında daha çok Charles Darwin‘in evrim kuramını belirtmek için kullanılır.
Tanım olarak birbirine benzeseler de bu iki kavram aslında birbirinden farklıdır. Prof Osman Çakmak, "Varlığın Sınırlarında Esrarlı Yolculuk" kitabında, evrenin yaratılışını altı bölümde inceledikten sonra şöyle yazar:
”Başlangıçta bir çekirdek olarak yaratılan kainat, milyarlarca yıl boyunca, her şeyde eseri ile kendini belli eden bir yaratıcının kudret ve hikmetiyle şekilden şekle girdi.Tekamül safhaları hedefine vardı.Son derece hassa plan ve programa ihtiyaç gösteren safhalardan geçerek, sonunda hayat meyvesine ulaştı.Evren ve içindekiler safha safha yaratılmıştı. (…)
Kısacası, kainat ve içindeki misafirler devre devre yaratılıyor ve bir kemal noktasına doğru ’kader’ denilen manevi bir programla ağır ağır yol alıyorlar.Terbiye ve tekamül denilince bu yürüyüşün adımlarını anlıyoruz.Tıpkı bir incir çekirdeğinin çeşitli safhalardan geçerek incir haline gelmesi gibi tekamül, kainatın ilk yaratılışında oldu gibi şekilsiz enerji hamurunun safhadan safhaya atom sistemini oluşturması , oradan da yıldızlar gibi nice gök sistemlerine giden seyahatin hikayesidir.
İlim, hikmet rahmet gibi nice hakikatleri bize ders veren ‘terbiye’ ve ‘tekamülü’ elbette ki evrim gibi, ruhsuz ve sönük kelimler arkasına gizlenerek tabiata ve tesadüfe havale etmek mümkün değildir.”
Görüldüğü gibi tekamül ve evrim arasında ince bir fark var. Tekamül, yönlendirilmiş, kontrol edilen ve planlamış bir gelişim sürecidir. Örneğin anne karnındaki bebeğin gelişimi ya da Big Bang’in ardından evrende atomların, düzenli galaksilerin ve yaşama yönelik bir tasarım olan Dünya’nın oluşumu gibi. Fakat tekamül, asla Darwinizm anlamına gelmez. Çünkü darwinizm, gelişimin yönlendirilmemiş, bilinçsiz ve tesadüfi süreçlerle olduğunu iddia eder. Oysa tekamül bunun tam tersi olarak belli bir plan ve programa göredir.
Neandertal İnsanıyla İlgili Bir İddiaya Cevap
18 Aralık 2007 Salı | 2 Yorum »
Bu makalede, Neandertal İnsanının günümüz insanından ayrı bir tür olduğunu iddia eden yazıdaki iddiaları cevaplamaya çalışacağım.
Neandertal ve Günümüz İnsanı Farklı mı?
Neandertal’in günümüz insanından farklı bir tür olduğu iddiasına dayanak olarak gösterilen bazı anatomik farklar ’şu kemiğinin şurası kavislidir, kafatasında kaş kemeri vardır’ gibi şeyler. Fakat herhangi iki canlının türü böyle belirlenemez .Çünkü her türün farklı varyasyon gösterme potansiyelleri vardır. Her varyasyonunun da birbirinden bu tür ırksal farklılıkları bulunur. Bir türün içindeki varyasyonlarda bir takım anatomik farklılıklar olsa da sonuçta hepsi aynı türe dahildirler.Yine de fark olarak öne sürdüklerinizin bazılarını inceleyelim:
Kafatası beyin sığası insanınkinden oldukça fazladır.
Öncelikle aşağıdaki tabloya bakalım. Günümüzde yaşayan insanların kafatası beyin hacimlerinin 700 cc’den 2000 cc’ye kadar değişebilmektedir. Neandertal İnsanının kafatası beyin hacmi, insana özgü beyin hacimleri arasına giriyor.Yâni Neandertaller ile aynı beyin hacmine sahip insanlar günümüzde de yaşayabilmektedir. Farklı ırkların kafatası beyin hacim ortalamaları da farklıdır doğal olarak. Günümüzdeki tüm ırkların kafatası hacmi ortalamaları da eşit değildir. Bu farklılık, onları farklı türler olarak sınıflandırmaya yetmemektedir.
SINIFLAMA
BEYİN HACMİ
Goril
340 - 752 cc
Şempanze
275 - 500 cc
Australopithecus
370 - 515 cc
Homo habilis
552 cc (ortalama)
Homo ergaster
854 cc (ortalama)
Homo erectus
850 - 1250 cc
Homo neanderthalensis
1100 - 1700 cc
Homo sapiens(Modern İnsan)
700 - 2200 cc
Tablonun Kaynağı: [1]
Fazlasıyla belirgin kaş kemerleri vardır.
Kafatasındaki kaş kemerlerini tür tanımının neresine koyuyorsunuz acaba? Kaş çıkıntısı var, o zaman ayrı tür… Günümüz ırklarından Aborijinler’de de vardır kaş çıkıntıları. Az belirgin ya da çok belirgin, sonunda kaş çıkıntıları var. Aborijinler de insan. Aborijinler ve kaş çıkıntıları olan insanların soyu tükenmiş olduğunu varsayalım. Günümüzdeki insanlarda bu özellik yok diye, geçmişte yaşayıp da bu özelliğe sahip ırkları farklı bir tür olarak mı sınıflandıracağız? Böyle yapmak yanlıştır. Günümüzdeki insanlarda bulunmayan bâzı özellikler, geçmişte yaşayan ırklarda bulunabilir.
Şunu da belirtelim, Avrupalı eski bir ırk olan Cro Magnonlar’da da vardır bu türden kemiksi çıkıntılar.Yaklaşık 30.000 yıl önce yaşayan Cro Magnon’ları, evrimciler Homo Sapiens Sapiens yâni günümüz insanının gerçek atası olarak kabul eder.
Bir de aşağıdaki fotoğraflara bakalım. Hangisinin Neandertal olduğunu anlamanız için Neandertal diğerlerinden ayrı duruyor.
Fotografların Kaynağı: http://insaninkokeni.blogspot.com/2007/12/neandertal-cro-magnon-ve-gnmz-insan.html
Günümüz ırkları arasındaki kafatası farklılıklarına bakınca, Neandertallerin pek farklı olmadıkları çok açık.
Afrika’da, Asya(Çin), güney Amerika gibi pek çok bölgede genetik izolasyon büyük oranda devam etmektedir. Afrika’da, doğrudan 80 bin yıl öncesi insanlardan gelen kabile bulunmuştur. Genetik izolasyonun olmadığı bölge avrupa, amerika, orta doğu gibi bölgelerdir.
Tabî genetik izolasyon devam etmektedir.Fakat geçmişte insanların kaynaşması bu kadar değildi. Zaten Neadertaller de Güney Amerika falan değil, Avrupa’da yaşamıştı.Avrupa’da da geçmişteki gibi genetik izolasyon yoktur.
İnsan toplulukları birbirinden ne kadar uzun süre ayrı yaşarsa o kadar farklılaşırlar, özgün özellikler belli olmaya başlar. Bu, diğer eşeyli üreyen türler için de geçerlidir.Bu farklı özellikler elbette gen havuzunun izin verdiği kadardır.Birbirinden apayrı yaşayan insanlar zamanla birbirleriyle daha çok kaynaştıkça, bu farklılıklar azalmıştır. Günümüzde bu tür farklar görülmeyebilir de. Bu normaldir. Çünkü günümüzdeki insanlarda bulunmayan bâzı özellikler, geçmişte yaşamış ırklarda bulunabilir.
Fakat yine de günümüz insan ırkları arasında ilginç farklar görülebilmektedir.(Örneğin, yukarıdaki resimdeki kafataslarının farklılıkları kolayca görülebilir)
Haydaa! Böyle diyen eşeğe at der, aslanada kaplan. Homo insan demek değildir; İnsanın bulunduğu cinstir.
Yanılıyorsunuz. At ve eşeğin arasındaki farklar, Neandertal ile günümüz ırkları arasındakinden çok daha büyüktür.Ki, at ve eşeğin aynı türe dahil edilmemesinin nedeni, çiftleştiklerinde sağlıklı(üreyebilen) yavru verememeleridir. Günümüzde biyolojik tür kavramına göre, birbiriyle çiftleşip sağlıklı çocuklar elde edebilen canlılar aynı türe dâhil edilirler. Sizin iddia ettiğiniz basit anotomik farklarla bu yapılmaz!
Latince “Homo” zaten “insan” demektir. Bu arada söyleyin, alt tür ve ırk arasındaki fark nedir?
Zaten şempanze ile genlerimiz %99 oranında benzer olduğu için olası bir rakam. Bu madem sizin için kabul edilebilir bir veri, o halde şempanzelerde insan ırkı? Çünkü şempanzeninde DNA’sı, daha doğru genleri oldukça benzerdir(%99,5, -sallamak serbest ya- buçuğu salladım)
Bu % 1 fark iddiası(siz işi daha ileri götürüp 0.5 yapmışsınız), Darwincilerin klasik bir hurafesidir. Science Dergisi’nde yayınlanan bir makalede[2] sizin ve diğer darwincilerin inandığı bu masalın sonu getirilmiştir. Yapılan son araştırmalarda genom diziliminde insan ve şempanze arasındaki farkın popüler medya masalınızda olduğu gibi %1 değil %6,4 olduğu ortaya çıkarılmıştır.
UCLA Los Angeles’tan Neuro Scientist, Daniel Geschwind, yaptığı araştırmada bu 6,4 farkın aslında yine tam olarak gerçeği yansıtmadığını belirtir.Çünkü eğer temel çift konumlandırmasından oluşan farkı, protein şebekelerini, 35 milyon temel-çift değişiklikten her bir tür için var olan 5 milyon sabit çiftin ve sadece insana özgü 689 extra genin varlığı dikkate alır, sinir sisteminde bu genlerin ve çiftlerin, mesela Cortex gibi belirli bölgelerde oluşturduğu farkı inceler ve hesaba katarsak; gerçek anlamda iki canlı arasındaki farkın %17,4 olduğu ortaya çıkar.
Kaldı ki pek çok canlıda genetik benzerlikler olabilir.Vardır da. Bu konuda Biyokimya Profesörü Michael J. Behe’ye sorulduğunda ne dediğine bakalım:
-Bu dizayn kavramı, sizin de savunucuları arasında bulunduğunuz ‘akıllı dizayn’ (intelligent design) teorisinden geliyor sanırım. Sizce bu teori, canlılar arasındaki benzerlikleri daha mı iyi açıklıyor?
Evet, bu benzerlikleri dizaynla da açıklayabilirsiniz. Biliyoruz ki pek çok dizayncı veya mucit, farklı sistemlerde pek çok benzer parça kullanır. Meselâ somunlar, vidalar veya kablolar, pek çok farklı cihazda yer alır. Çünkü bunlar, söz konusu mekanik sistemleri yaparken kullanılabilecek en ideal parçalardır. Elbette her ikisi de kablo bulunduran iki makineden biri, diğerinden evrimleşerek ortaya çıkmamıştır. Ayrı ayrı tasarlanmışlardır. Biyolojideki benzerlikleri açıklamak için ortak dizayn kavramını kullanmak da son derece tutarlıdır. [3]
Evet benzerlikleri açıklamak için ortak dizayn kavramı oldukça tutarlı ve daha mantıklıdır.
Neandertal İnsanını günümüz insanından farklı bir tür olarak niteliyorsanız bunun nedeni nedir ve bunu tür tanımının neresine koyarsınız?
Bu konuda okunabilecek başka bir yazı: Neandertal İnsanı Üzerine
Referanslar:
[1]Casey Luskin " Human Origins and Intelligent Design " PDF versiyonu için www.ideacenter.org/contentmgr/showdetails.php/id/1266
[2] ’’Science’’ Hakemli bilim dergisinin, Haziran 2007 316. sayısı 1836 numaralı sayfasında Jon Cohen imzalı makale.
http://www.sciencemag.org/cgi/content/summary/316/5833/1836
[3] http://sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=934 ya da http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/13/darwinin-evrim-teorisi-yakinda-tarih-olacak-evrim-yalani-ve-gercekler/
Neandertal İnsanı Üzerine
1 Aralık 2007 Cumartesi | Yorum yok »
Neandertal insanı, soyu tükenmiş bir insan ırkıdır. Adını ilk bulunduğu yer olan Almanya’nın Neander vadisinden (Almanca "tal", eski Almanca’da "thal"=vadi) alır. İlk olarak 1855′te bulunan bu insanların, başta ilkel oldukları görüşü özellikle evrimciler arasında hakimdi.Çünkü öncelikle ilk bulunan örneklerden biri aşırı derecede romatizma hastasıydı.İkincisi ise zaten evrimcilerin varsayımına göre o zamanda yaşayanlar tam olarak insan olamazdı.Yapılan neandertal rekontrüksüyonlarında da bunu görebiliriz.
Fakat neandertaller hakkında insana özgü bulgular bulunmaya başlandıkça, bu ilkel varsayımları geçerliliğinin yitirmeye başladı.
Neandertaller İlkel mi?
Yeni bulgulara bakarak, hayır. Araştırmalar, Neanderallerin günümüz insanından ilkel sayılabilecek bir durumları olmadığını göstermektedir.Neandetallerde insana özgü şu özellikler bulunuyor mesela:
- Ateşi yaygın bir şekilde kullanıyorlar.
- İlk fırlatmalı silah olan mızrağı onlar icat etmişti.
- Giyim kültüleri vardı.
- Müzik bilgileri, müzik aletleri vardı.Dolayısıyla müzik kültürleri olan insanlardı.
- Dişlerini temizliyorlardı.
- Ölülerini törenler düzenledikleri ve çiçeklerle birlikte gömdükleri bilinmektedir.
- Neandertal insanının teknik bilgi ve becerisini gösteren, çeşitli işlere yarayan, kusursuz simetrideki aletleri bulunmuştur.
- Günümüz insan ırklarıyla gelişmiş bir kültürü paylaşıyorlardı.
Ayrıca Neandertallerin hastalarına baktıkları, sosyal değerlere sahip oldukları da bilinmektedir.Bütün bu bulgular neandertallerin insan oldukları, ilkel olmadıklarını gösterir bence. Antropolog Erik Trinkaus, uzun yıllar neandertal anotomisi hakkında yaptığı incelemeler sonucunda, Neandertal insanının modern insandan aşağı bir yönü olmadığını şöyle yazar:
”Neandertal kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertallerin anatomisinde, hareket kabiliyeti, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özellikler bakımından modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur”
Neandertal ve Günümüz İnsanı Çiftleşti Tezi
Tezi ortaya atan ABD’li antropolog Erik Trinkaus, Neandertal ve günümüz insanları kemikleri arasında incelemeler ve karşılaştırmalar sonucunda bu tezi ortaya atmıştır. Neandertallerin hızlı yok oluşunun olabilecek sebeplerinden biri, diğer ırklarla karışarak asimile olduğudur. Böylece saf neandertal ırkı yok oluyor. Bulgular, neandertallerle günümüzdeki ırkların büyük ihtimalle çiftleştiğini gösteriyor. Hatta günkü bazı avrupalı ırklar neandertal geni taşıyor olabilir.Bu tezle ilgili :
- İnsan kemiklerinde sadece neandertal ırkından kaynaklanabilecek özellikler tespit edilmiştir.
- Trinkaus’un araştırmasına göre insanlardaki çene kemiği ve kasların yapısı neandertalle çiftleşme belirtileri gösteriyor.
- Neandertal ve günümüz insan ırklarının binlerce yıl aynı yerde yaşadıkları, bir kültür paylaştıkları biliniyor.Binlerce yıllık yakınlıktan birbirleriyle çiftleşmiş olma ihtimalleri çok büyük.
- Avrupalı bir ırk olarak kabul edilen Cro Magnonlar’ın kemiklerinde de neandertallerinkine benzer özellikler tespit edildi.Bu da bu iki ırkın birbiriyle karışmış olabileceğini şüphesini doğruluyor.
Neandertaller İnsanla aynı tür müdür?
Neandertallerin insandan aşağı olmadıklarını, insanlara özgü özelliklere sahip olduğunu biliyoruz. Neandertalle günümüz ırkları büyük ihtimalle çiftleşebiliyor.Hatta bulgular, bazı günümüz ırklarının Neandertal ile karışmış olduğunu gösteriyor. Peki birbirleri arasında arasında çoğalabilmeleri neandertallerin insanla aynı türe mensup olduğunu göstermez mi? Günümüzde biyolojik tür kavramı, birbiriyle çiftleşip sağlıklı çocuklar elde edebildikleri için aynı kategoriye dahil edilen canlılar için kullanılır. Buna göre neandertaller insandır.(Homo sapiens). Neandertallerin genetik olarak da insanlarına %99.9′a varan benzerliği bilinmektedir. Anotomik benzerlik zaten var. Resim; National Geographic Dergisinin , Temmuz 2000 sayısındaki bir neandertal tasviri.
Kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal_insan
http://www.ntvmsnbc.com/news/419812.asp
http://www.ntvmsnbc.com/news/390988.asp
http://www.ntvmsnbc.com/news/389499.asp
http://www.cnnturk.com/BILIM_TEKNOLOJI/BILIM/haber_detay.asp?PID=15&haberID=378502
http://www.netcevap.org/index.php?git=makale&makale_id=192
Discover, Eylül 2005
National Geographic, Temmuz 2000
Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, cilt 87
Paul Aron, Tarihin Büyük Sırları
http://insaninkokeni.blogspot.com
Akıllı Tasarım Teorisi
1 Aralık 2007 Cumartesi | Yorum yok »
Akıllı Tasarım teorisi; doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür.Fakat en çok vurguladığı konu, canlılardaki tasarımdır.
Tasarım Teorisinin bilinen en temel modeli, teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir.
Fakat teori, Akıllı Tasarım ya da Bilinçli Tasarım adıyla ilk kez 1990’lı yıllarda ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı ise Pennsylvania’daki Lehigh Üniversitesi’nden biyokimya profesörü Michael J. Behe’nin "Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı" adlı kitabıyla oldu.
Tasarım Tespiti
Doğadaki herhangi bir yapının tasarım eseri olup olmadığını anlamak oldukça kolaydır. Bir yapıdaki tasarımı tespit etme konusunda, önce insana sağ duyu yol göstericidir. Mesela Amerika’daki Rushmore Dağı’nın bir tasarım eseri olduğunu anlamak oldukça basittir. Çünkü bu dağın üzerine ABD’nin dört başkanının heykelleri kazınmıştır. Biz bu anıtı ilk defa görüyor olsak ve kökenine dair hiçbir şey duymamışsak bile bu yapının bir tasarım eseri olduğunu kavrayabiliriz. Bu yapıyı kimin, ne zaman, niçin tasarladığını bilmesek bile, tasarımın varlığını inkar edemeyiz.
Biyolojik yapılarda tasarımın nasıl tespit edileceği konusunda da, ABD’li matematikçi William Dembski’nin ortaya koyduğu bilimsel kriterler yol göstericidir. Dembski, The Design Inference: Eliminating Chance Through Small Probabilities (Dizayn Çıkarımı: Küçük Olasılıklar Yoluyla Şans Faktörünü Elimine Etmek) adlı kitabında, bir yapının tesadüflerle açıklanmasının hangi aşamada imkansız sayılacağını ve bilinçli bir tasarımın varlığının tartışmasız kabul edileceğini matematiksel olarak göstermektedir. Dembski’ye göre, doğada var olup da doğal faktörlerle ortaya çıkma olasılığı aşırı derecede küçük olan yapılar, bilinçli bir tasarımın bilimsel kanıtını oluşturuyor.[1]
Ayrıca İndirgenemez Karmaşıklık kavramı da tasarım tespiti için önemlidir.
İndirgenemez Karmaşıklık
Michael Behe, bir makalesinde İndirgenemez Karmaşıklığı şöyle tanımlıyor:
İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim; birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren ya da katkıda bulunan tek bir sistemdir. Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. Çünkü doğal seçilim işleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir.[2]
İndirgenemez karmaşıklıkta yapıların nasıl olduğu da açık bir şekilde tanımlanmıştır. Bu yüzden İndirgenemez karmaşıklıkta bir yapıyı tespit etmek, oldukça basittir.
Darwinistler, İndirgenemez karmaşıklıkta yapıların bilinçsiz süreçlerle oluşabileceğini iddia etmektedirler. İndirgenemez Karmaşıklık özelliğine sahip yapıların tesadüfi süreçlerle üretilip üretilemeyeceği çok kolay sınanabilecek bir iddiadır. Örneğin, kamçısı olmayan bir bakteriyi laboratuvarda binlerce nesil boyunca yetiştirip, tesadüfi mutasyonlara maruz bıraktıktan sonra, bu bakteride indirgenemez kompleksliğe sahip bakteri kamçısının oluşup oluşmadığı gözlemlenebilir. Eğer, bu deney sonucunda bakteride, İK yapıda bir bakteri kamçısı oluşursa, tesadüflerin ve doğal seleksiyonun indirgenemez komplekslikte yapılar oluşturabildikleri iddiasının bir anlamı olur.
Peki Tasarımcı kim?
Akıllı Tasarım Teorisi, tasarımcının kimliği konusunda bir açıklama yapmamaktadır. Çünkü teorisyenlerine göre bu sorunun cevabı, bilimin alanı dışında kalıyor. Onlara göre bilimin yaşamın kökeni hakkında varabileceği sonuç, canlılığın tasarlanmış olduğunu tespit etmekten ibaret. Yani, bu tasarımın sahibi kim, amacı nedir gibi soruların, kendi alanlarından çıkıp dinin veya felsefenin ilgi alanına girdiğini düşünüyorlar.[3] Ki öyledir. Teorinin bilimsel olmasının bir nedeni de budur.
Peki Darwinizm açısından durum nedir? Darwinizm kendisi için önemli her şeyi açıklıyor mu? Darwinizm, türlerin kökeninin başka türler olduğunu ve dolayısıyla tüm türlerin ortak bir atadan geldiğini iddia etmektedir. Peki bu teori çok önemli bir sorun olan ‘ilk canlının kökeni’ hakkında neden bir şey söylemiyor?
Darwinizm nasıl ilk canlıyı açıklamıyorsa, AT teorisi de İndirgenemez Karmaşıklık Tasarımcının kimliği için bir konsept sunmamaktadır.
Akıllı tasarım konusunda daha çok bilgi edinmek isteyenlere aşağıdaki linklerdeki makaleleri tavsiye ederim.Referans verdiğim linklere de göz atabilirsiniz.
Tekâmül, sözlük anlamı "olgunlaşma" ve "gelişim" olan bir terimdir.
Evrim, zaman içinde birdenbire olmayan kesintisiz, niteliksel ve niceliksel değişme sürecidir. Halk arasında daha çok Charles Darwin‘in evrim kuramını belirtmek için kullanılır.
Tanım olarak birbirine benzeseler de bu iki kavram aslında birbirinden farklıdır. Prof Osman Çakmak, "Varlığın Sınırlarında Esrarlı Yolculuk" kitabında, evrenin yaratılışını altı bölümde inceledikten sonra şöyle yazar:
”Başlangıçta bir çekirdek olarak yaratılan kainat, milyarlarca yıl boyunca, her şeyde eseri ile kendini belli eden bir yaratıcının kudret ve hikmetiyle şekilden şekle girdi.Tekamül safhaları hedefine vardı.Son derece hassa plan ve programa ihtiyaç gösteren safhalardan geçerek, sonunda hayat meyvesine ulaştı.Evren ve içindekiler safha safha yaratılmıştı. (…)
Kısacası, kainat ve içindeki misafirler devre devre yaratılıyor ve bir kemal noktasına doğru ’kader’ denilen manevi bir programla ağır ağır yol alıyorlar.Terbiye ve tekamül denilince bu yürüyüşün adımlarını anlıyoruz.Tıpkı bir incir çekirdeğinin çeşitli safhalardan geçerek incir haline gelmesi gibi tekamül, kainatın ilk yaratılışında oldu gibi şekilsiz enerji hamurunun safhadan safhaya atom sistemini oluşturması , oradan da yıldızlar gibi nice gök sistemlerine giden seyahatin hikayesidir.
İlim, hikmet rahmet gibi nice hakikatleri bize ders veren ‘terbiye’ ve ‘tekamülü’ elbette ki evrim gibi, ruhsuz ve sönük kelimler arkasına gizlenerek tabiata ve tesadüfe havale etmek mümkün değildir.”
Görüldüğü gibi tekamül ve evrim arasında ince bir fark var. Tekamül, yönlendirilmiş, kontrol edilen ve planlamış bir gelişim sürecidir. Örneğin anne karnındaki bebeğin gelişimi ya da Big Bang’in ardından evrende atomların, düzenli galaksilerin ve yaşama yönelik bir tasarım olan Dünya’nın oluşumu gibi. Fakat tekamül, asla Darwinizm anlamına gelmez. Çünkü darwinizm, gelişimin yönlendirilmemiş, bilinçsiz ve tesadüfi süreçlerle olduğunu iddia eder. Oysa tekamül bunun tam tersi olarak belli bir plan ve programa göredir.
Neandertal İnsanıyla İlgili Bir İddiaya Cevap
18 Aralık 2007 Salı | 2 Yorum »
Bu makalede, Neandertal İnsanının günümüz insanından ayrı bir tür olduğunu iddia eden yazıdaki iddiaları cevaplamaya çalışacağım.
Neandertal ve Günümüz İnsanı Farklı mı?
Neandertal’in günümüz insanından farklı bir tür olduğu iddiasına dayanak olarak gösterilen bazı anatomik farklar ’şu kemiğinin şurası kavislidir, kafatasında kaş kemeri vardır’ gibi şeyler. Fakat herhangi iki canlının türü böyle belirlenemez .Çünkü her türün farklı varyasyon gösterme potansiyelleri vardır. Her varyasyonunun da birbirinden bu tür ırksal farklılıkları bulunur. Bir türün içindeki varyasyonlarda bir takım anatomik farklılıklar olsa da sonuçta hepsi aynı türe dahildirler.Yine de fark olarak öne sürdüklerinizin bazılarını inceleyelim:
Kafatası beyin sığası insanınkinden oldukça fazladır.
Öncelikle aşağıdaki tabloya bakalım. Günümüzde yaşayan insanların kafatası beyin hacimlerinin 700 cc’den 2000 cc’ye kadar değişebilmektedir. Neandertal İnsanının kafatası beyin hacmi, insana özgü beyin hacimleri arasına giriyor.Yâni Neandertaller ile aynı beyin hacmine sahip insanlar günümüzde de yaşayabilmektedir. Farklı ırkların kafatası beyin hacim ortalamaları da farklıdır doğal olarak. Günümüzdeki tüm ırkların kafatası hacmi ortalamaları da eşit değildir. Bu farklılık, onları farklı türler olarak sınıflandırmaya yetmemektedir.
SINIFLAMA
BEYİN HACMİ
Goril
340 - 752 cc
Şempanze
275 - 500 cc
Australopithecus
370 - 515 cc
Homo habilis
552 cc (ortalama)
Homo ergaster
854 cc (ortalama)
Homo erectus
850 - 1250 cc
Homo neanderthalensis
1100 - 1700 cc
Homo sapiens(Modern İnsan)
700 - 2200 cc
Tablonun Kaynağı: [1]
Fazlasıyla belirgin kaş kemerleri vardır.
Kafatasındaki kaş kemerlerini tür tanımının neresine koyuyorsunuz acaba? Kaş çıkıntısı var, o zaman ayrı tür… Günümüz ırklarından Aborijinler’de de vardır kaş çıkıntıları. Az belirgin ya da çok belirgin, sonunda kaş çıkıntıları var. Aborijinler de insan. Aborijinler ve kaş çıkıntıları olan insanların soyu tükenmiş olduğunu varsayalım. Günümüzdeki insanlarda bu özellik yok diye, geçmişte yaşayıp da bu özelliğe sahip ırkları farklı bir tür olarak mı sınıflandıracağız? Böyle yapmak yanlıştır. Günümüzdeki insanlarda bulunmayan bâzı özellikler, geçmişte yaşayan ırklarda bulunabilir.
Şunu da belirtelim, Avrupalı eski bir ırk olan Cro Magnonlar’da da vardır bu türden kemiksi çıkıntılar.Yaklaşık 30.000 yıl önce yaşayan Cro Magnon’ları, evrimciler Homo Sapiens Sapiens yâni günümüz insanının gerçek atası olarak kabul eder.
Bir de aşağıdaki fotoğraflara bakalım. Hangisinin Neandertal olduğunu anlamanız için Neandertal diğerlerinden ayrı duruyor.
Fotografların Kaynağı: http://insaninkokeni.blogspot.com/2007/12/neandertal-cro-magnon-ve-gnmz-insan.html
Günümüz ırkları arasındaki kafatası farklılıklarına bakınca, Neandertallerin pek farklı olmadıkları çok açık.
Afrika’da, Asya(Çin), güney Amerika gibi pek çok bölgede genetik izolasyon büyük oranda devam etmektedir. Afrika’da, doğrudan 80 bin yıl öncesi insanlardan gelen kabile bulunmuştur. Genetik izolasyonun olmadığı bölge avrupa, amerika, orta doğu gibi bölgelerdir.
Tabî genetik izolasyon devam etmektedir.Fakat geçmişte insanların kaynaşması bu kadar değildi. Zaten Neadertaller de Güney Amerika falan değil, Avrupa’da yaşamıştı.Avrupa’da da geçmişteki gibi genetik izolasyon yoktur.
İnsan toplulukları birbirinden ne kadar uzun süre ayrı yaşarsa o kadar farklılaşırlar, özgün özellikler belli olmaya başlar. Bu, diğer eşeyli üreyen türler için de geçerlidir.Bu farklı özellikler elbette gen havuzunun izin verdiği kadardır.Birbirinden apayrı yaşayan insanlar zamanla birbirleriyle daha çok kaynaştıkça, bu farklılıklar azalmıştır. Günümüzde bu tür farklar görülmeyebilir de. Bu normaldir. Çünkü günümüzdeki insanlarda bulunmayan bâzı özellikler, geçmişte yaşamış ırklarda bulunabilir.
Fakat yine de günümüz insan ırkları arasında ilginç farklar görülebilmektedir.(Örneğin, yukarıdaki resimdeki kafataslarının farklılıkları kolayca görülebilir)
Haydaa! Böyle diyen eşeğe at der, aslanada kaplan. Homo insan demek değildir; İnsanın bulunduğu cinstir.
Yanılıyorsunuz. At ve eşeğin arasındaki farklar, Neandertal ile günümüz ırkları arasındakinden çok daha büyüktür.Ki, at ve eşeğin aynı türe dahil edilmemesinin nedeni, çiftleştiklerinde sağlıklı(üreyebilen) yavru verememeleridir. Günümüzde biyolojik tür kavramına göre, birbiriyle çiftleşip sağlıklı çocuklar elde edebilen canlılar aynı türe dâhil edilirler. Sizin iddia ettiğiniz basit anotomik farklarla bu yapılmaz!
Latince “Homo” zaten “insan” demektir. Bu arada söyleyin, alt tür ve ırk arasındaki fark nedir?
Zaten şempanze ile genlerimiz %99 oranında benzer olduğu için olası bir rakam. Bu madem sizin için kabul edilebilir bir veri, o halde şempanzelerde insan ırkı? Çünkü şempanzeninde DNA’sı, daha doğru genleri oldukça benzerdir(%99,5, -sallamak serbest ya- buçuğu salladım)
Bu % 1 fark iddiası(siz işi daha ileri götürüp 0.5 yapmışsınız), Darwincilerin klasik bir hurafesidir. Science Dergisi’nde yayınlanan bir makalede[2] sizin ve diğer darwincilerin inandığı bu masalın sonu getirilmiştir. Yapılan son araştırmalarda genom diziliminde insan ve şempanze arasındaki farkın popüler medya masalınızda olduğu gibi %1 değil %6,4 olduğu ortaya çıkarılmıştır.
UCLA Los Angeles’tan Neuro Scientist, Daniel Geschwind, yaptığı araştırmada bu 6,4 farkın aslında yine tam olarak gerçeği yansıtmadığını belirtir.Çünkü eğer temel çift konumlandırmasından oluşan farkı, protein şebekelerini, 35 milyon temel-çift değişiklikten her bir tür için var olan 5 milyon sabit çiftin ve sadece insana özgü 689 extra genin varlığı dikkate alır, sinir sisteminde bu genlerin ve çiftlerin, mesela Cortex gibi belirli bölgelerde oluşturduğu farkı inceler ve hesaba katarsak; gerçek anlamda iki canlı arasındaki farkın %17,4 olduğu ortaya çıkar.
Kaldı ki pek çok canlıda genetik benzerlikler olabilir.Vardır da. Bu konuda Biyokimya Profesörü Michael J. Behe’ye sorulduğunda ne dediğine bakalım:
-Bu dizayn kavramı, sizin de savunucuları arasında bulunduğunuz ‘akıllı dizayn’ (intelligent design) teorisinden geliyor sanırım. Sizce bu teori, canlılar arasındaki benzerlikleri daha mı iyi açıklıyor?
Evet, bu benzerlikleri dizaynla da açıklayabilirsiniz. Biliyoruz ki pek çok dizayncı veya mucit, farklı sistemlerde pek çok benzer parça kullanır. Meselâ somunlar, vidalar veya kablolar, pek çok farklı cihazda yer alır. Çünkü bunlar, söz konusu mekanik sistemleri yaparken kullanılabilecek en ideal parçalardır. Elbette her ikisi de kablo bulunduran iki makineden biri, diğerinden evrimleşerek ortaya çıkmamıştır. Ayrı ayrı tasarlanmışlardır. Biyolojideki benzerlikleri açıklamak için ortak dizayn kavramını kullanmak da son derece tutarlıdır. [3]
Evet benzerlikleri açıklamak için ortak dizayn kavramı oldukça tutarlı ve daha mantıklıdır.
Neandertal İnsanını günümüz insanından farklı bir tür olarak niteliyorsanız bunun nedeni nedir ve bunu tür tanımının neresine koyarsınız?
Bu konuda okunabilecek başka bir yazı: Neandertal İnsanı Üzerine
Referanslar:
[1]Casey Luskin " Human Origins and Intelligent Design " PDF versiyonu için www.ideacenter.org/contentmgr/showdetails.php/id/1266
[2] ’’Science’’ Hakemli bilim dergisinin, Haziran 2007 316. sayısı 1836 numaralı sayfasında Jon Cohen imzalı makale.
http://www.sciencemag.org/cgi/content/summary/316/5833/1836
[3] http://sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=934 ya da http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/13/darwinin-evrim-teorisi-yakinda-tarih-olacak-evrim-yalani-ve-gercekler/
Neandertal İnsanı Üzerine
1 Aralık 2007 Cumartesi | Yorum yok »
Neandertal insanı, soyu tükenmiş bir insan ırkıdır. Adını ilk bulunduğu yer olan Almanya’nın Neander vadisinden (Almanca "tal", eski Almanca’da "thal"=vadi) alır. İlk olarak 1855′te bulunan bu insanların, başta ilkel oldukları görüşü özellikle evrimciler arasında hakimdi.Çünkü öncelikle ilk bulunan örneklerden biri aşırı derecede romatizma hastasıydı.İkincisi ise zaten evrimcilerin varsayımına göre o zamanda yaşayanlar tam olarak insan olamazdı.Yapılan neandertal rekontrüksüyonlarında da bunu görebiliriz.
Fakat neandertaller hakkında insana özgü bulgular bulunmaya başlandıkça, bu ilkel varsayımları geçerliliğinin yitirmeye başladı.
Neandertaller İlkel mi?
Yeni bulgulara bakarak, hayır. Araştırmalar, Neanderallerin günümüz insanından ilkel sayılabilecek bir durumları olmadığını göstermektedir.Neandetallerde insana özgü şu özellikler bulunuyor mesela:
- Ateşi yaygın bir şekilde kullanıyorlar.
- İlk fırlatmalı silah olan mızrağı onlar icat etmişti.
- Giyim kültüleri vardı.
- Müzik bilgileri, müzik aletleri vardı.Dolayısıyla müzik kültürleri olan insanlardı.
- Dişlerini temizliyorlardı.
- Ölülerini törenler düzenledikleri ve çiçeklerle birlikte gömdükleri bilinmektedir.
- Neandertal insanının teknik bilgi ve becerisini gösteren, çeşitli işlere yarayan, kusursuz simetrideki aletleri bulunmuştur.
- Günümüz insan ırklarıyla gelişmiş bir kültürü paylaşıyorlardı.
Ayrıca Neandertallerin hastalarına baktıkları, sosyal değerlere sahip oldukları da bilinmektedir.Bütün bu bulgular neandertallerin insan oldukları, ilkel olmadıklarını gösterir bence. Antropolog Erik Trinkaus, uzun yıllar neandertal anotomisi hakkında yaptığı incelemeler sonucunda, Neandertal insanının modern insandan aşağı bir yönü olmadığını şöyle yazar:
”Neandertal kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertallerin anatomisinde, hareket kabiliyeti, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özellikler bakımından modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur”
Neandertal ve Günümüz İnsanı Çiftleşti Tezi
Tezi ortaya atan ABD’li antropolog Erik Trinkaus, Neandertal ve günümüz insanları kemikleri arasında incelemeler ve karşılaştırmalar sonucunda bu tezi ortaya atmıştır. Neandertallerin hızlı yok oluşunun olabilecek sebeplerinden biri, diğer ırklarla karışarak asimile olduğudur. Böylece saf neandertal ırkı yok oluyor. Bulgular, neandertallerle günümüzdeki ırkların büyük ihtimalle çiftleştiğini gösteriyor. Hatta günkü bazı avrupalı ırklar neandertal geni taşıyor olabilir.Bu tezle ilgili :
- İnsan kemiklerinde sadece neandertal ırkından kaynaklanabilecek özellikler tespit edilmiştir.
- Trinkaus’un araştırmasına göre insanlardaki çene kemiği ve kasların yapısı neandertalle çiftleşme belirtileri gösteriyor.
- Neandertal ve günümüz insan ırklarının binlerce yıl aynı yerde yaşadıkları, bir kültür paylaştıkları biliniyor.Binlerce yıllık yakınlıktan birbirleriyle çiftleşmiş olma ihtimalleri çok büyük.
- Avrupalı bir ırk olarak kabul edilen Cro Magnonlar’ın kemiklerinde de neandertallerinkine benzer özellikler tespit edildi.Bu da bu iki ırkın birbiriyle karışmış olabileceğini şüphesini doğruluyor.
Neandertaller İnsanla aynı tür müdür?
Neandertallerin insandan aşağı olmadıklarını, insanlara özgü özelliklere sahip olduğunu biliyoruz. Neandertalle günümüz ırkları büyük ihtimalle çiftleşebiliyor.Hatta bulgular, bazı günümüz ırklarının Neandertal ile karışmış olduğunu gösteriyor. Peki birbirleri arasında arasında çoğalabilmeleri neandertallerin insanla aynı türe mensup olduğunu göstermez mi? Günümüzde biyolojik tür kavramı, birbiriyle çiftleşip sağlıklı çocuklar elde edebildikleri için aynı kategoriye dahil edilen canlılar için kullanılır. Buna göre neandertaller insandır.(Homo sapiens). Neandertallerin genetik olarak da insanlarına %99.9′a varan benzerliği bilinmektedir. Anotomik benzerlik zaten var. Resim; National Geographic Dergisinin , Temmuz 2000 sayısındaki bir neandertal tasviri.
Kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal_insan
http://www.ntvmsnbc.com/news/419812.asp
http://www.ntvmsnbc.com/news/390988.asp
http://www.ntvmsnbc.com/news/389499.asp
http://www.cnnturk.com/BILIM_TEKNOLOJI/BILIM/haber_detay.asp?PID=15&haberID=378502
http://www.netcevap.org/index.php?git=makale&makale_id=192
Discover, Eylül 2005
National Geographic, Temmuz 2000
Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, cilt 87
Paul Aron, Tarihin Büyük Sırları
http://insaninkokeni.blogspot.com
Akıllı Tasarım Teorisi
1 Aralık 2007 Cumartesi | Yorum yok »
Akıllı Tasarım teorisi; doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür.Fakat en çok vurguladığı konu, canlılardaki tasarımdır.
Tasarım Teorisinin bilinen en temel modeli, teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir.
Fakat teori, Akıllı Tasarım ya da Bilinçli Tasarım adıyla ilk kez 1990’lı yıllarda ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı ise Pennsylvania’daki Lehigh Üniversitesi’nden biyokimya profesörü Michael J. Behe’nin "Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı" adlı kitabıyla oldu.
Tasarım Tespiti
Doğadaki herhangi bir yapının tasarım eseri olup olmadığını anlamak oldukça kolaydır. Bir yapıdaki tasarımı tespit etme konusunda, önce insana sağ duyu yol göstericidir. Mesela Amerika’daki Rushmore Dağı’nın bir tasarım eseri olduğunu anlamak oldukça basittir. Çünkü bu dağın üzerine ABD’nin dört başkanının heykelleri kazınmıştır. Biz bu anıtı ilk defa görüyor olsak ve kökenine dair hiçbir şey duymamışsak bile bu yapının bir tasarım eseri olduğunu kavrayabiliriz. Bu yapıyı kimin, ne zaman, niçin tasarladığını bilmesek bile, tasarımın varlığını inkar edemeyiz.
Biyolojik yapılarda tasarımın nasıl tespit edileceği konusunda da, ABD’li matematikçi William Dembski’nin ortaya koyduğu bilimsel kriterler yol göstericidir. Dembski, The Design Inference: Eliminating Chance Through Small Probabilities (Dizayn Çıkarımı: Küçük Olasılıklar Yoluyla Şans Faktörünü Elimine Etmek) adlı kitabında, bir yapının tesadüflerle açıklanmasının hangi aşamada imkansız sayılacağını ve bilinçli bir tasarımın varlığının tartışmasız kabul edileceğini matematiksel olarak göstermektedir. Dembski’ye göre, doğada var olup da doğal faktörlerle ortaya çıkma olasılığı aşırı derecede küçük olan yapılar, bilinçli bir tasarımın bilimsel kanıtını oluşturuyor.[1]
Ayrıca İndirgenemez Karmaşıklık kavramı da tasarım tespiti için önemlidir.
İndirgenemez Karmaşıklık
Michael Behe, bir makalesinde İndirgenemez Karmaşıklığı şöyle tanımlıyor:
İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim; birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren ya da katkıda bulunan tek bir sistemdir. Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. Çünkü doğal seçilim işleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir.[2]
İndirgenemez karmaşıklıkta yapıların nasıl olduğu da açık bir şekilde tanımlanmıştır. Bu yüzden İndirgenemez karmaşıklıkta bir yapıyı tespit etmek, oldukça basittir.
Darwinistler, İndirgenemez karmaşıklıkta yapıların bilinçsiz süreçlerle oluşabileceğini iddia etmektedirler. İndirgenemez Karmaşıklık özelliğine sahip yapıların tesadüfi süreçlerle üretilip üretilemeyeceği çok kolay sınanabilecek bir iddiadır. Örneğin, kamçısı olmayan bir bakteriyi laboratuvarda binlerce nesil boyunca yetiştirip, tesadüfi mutasyonlara maruz bıraktıktan sonra, bu bakteride indirgenemez kompleksliğe sahip bakteri kamçısının oluşup oluşmadığı gözlemlenebilir. Eğer, bu deney sonucunda bakteride, İK yapıda bir bakteri kamçısı oluşursa, tesadüflerin ve doğal seleksiyonun indirgenemez komplekslikte yapılar oluşturabildikleri iddiasının bir anlamı olur.
Peki Tasarımcı kim?
Akıllı Tasarım Teorisi, tasarımcının kimliği konusunda bir açıklama yapmamaktadır. Çünkü teorisyenlerine göre bu sorunun cevabı, bilimin alanı dışında kalıyor. Onlara göre bilimin yaşamın kökeni hakkında varabileceği sonuç, canlılığın tasarlanmış olduğunu tespit etmekten ibaret. Yani, bu tasarımın sahibi kim, amacı nedir gibi soruların, kendi alanlarından çıkıp dinin veya felsefenin ilgi alanına girdiğini düşünüyorlar.[3] Ki öyledir. Teorinin bilimsel olmasının bir nedeni de budur.
Peki Darwinizm açısından durum nedir? Darwinizm kendisi için önemli her şeyi açıklıyor mu? Darwinizm, türlerin kökeninin başka türler olduğunu ve dolayısıyla tüm türlerin ortak bir atadan geldiğini iddia etmektedir. Peki bu teori çok önemli bir sorun olan ‘ilk canlının kökeni’ hakkında neden bir şey söylemiyor?
Darwinizm nasıl ilk canlıyı açıklamıyorsa, AT teorisi de İndirgenemez Karmaşıklık Tasarımcının kimliği için bir konsept sunmamaktadır.
Akıllı tasarım konusunda daha çok bilgi edinmek isteyenlere aşağıdaki linklerdeki makaleleri tavsiye ederim.Referans verdiğim linklere de göz atabilirsiniz.
Akıllı Tasarım, Moleküler Makineler 3
İndirgenemez Karmaşıklık
Türlerin Kökeninde Darwin;
“Eğer her hangi bir karmaşık bir organın, küçük, başarılı ve sayısız değişiklikle oluşamayacağı gösterilirse, teorim kesinlikle geçersiz olacaktır.”demektedir .(6) Darwin’in kriterini karşılayan şey indirgenemez karmaşıklık sistemidir. İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren yâda katkıda bulunan tek bir sistemdir. Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. “Çünkü doğal seçilim işleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir” (7).
Evrensel olarak, Darwinin ön gördüğü tedrici gelişimle böyle ani bir gelişim sıçramasının oluşması arasında uzlaştırılamaz bir boşluk olduğu itiraf edilmiştir. Bu noktada, her ne kadar “indirgenemez karmaşıklık” sadece bir terimse de, asıl gücü kendi tanımlamasından gelmektedir. Artık şunu istemek zorundayız, eğer herhangi bir canlı şey indirgenemez karmaşıklığı içinde barındırıyorsa, o halde bu şeyler indirgenemez karmaşık biyolojik sistemlerdir.
Fare kapanları evimize gelen davetsiz misafirlerle mücadelede kullanılır, birkaç parçadan oluşurlar. Bunlar(1)tahta bir platform,(2)esas görevi farenin isini bitirmek olan metal çekiç,(3)platform üzerinde, kurulunca çekice gerilme kuvveti veren tel yay,(4)üzerine basınç uygulandığında yayı serbest bırakan tutma kolu,(5)tutma koluna bağlı olan ve çekici kaldırarak tuzağın islemesini sağlayan metal boru. Eğer fare kapanının bileşenlerinden (taban, çekiç, yay, tutma kolu, metal boru)herhangi birisi sistemden çıkarılırsa, tuzak görevini yapamaz. Diğer bir değişle, küçük basit fare kapanı üzerinde kendini oluşturan tüm ayrı parçalar sistemli bir şekilde birleştirilmez ise, bu sistemin fare yakalamak için hiçbir yetisi olamayacaktır. Çünkü fare kapanı, birçok parçanın bilinçli birleşimiyle oluşması gereklidir, yani indirgenemez karmaşıklıktadır. Sonuç olarak bu sistemler her yerde vardır.
Moleküler Makineler
Şimdi şunu ele alalım, herhangi bir biyolojik sistem indirgenemez karmaşıklıkta mıdır? Evet, gözüken birçoğunun indirgenemez karmaşıklık da olduğudur. Daha önce proteinleri inceledik. Birçok biyolojik yapıda proteinler daha büyük moleküler makinelerin basit yapılarıdır.
Şekil A(Ciliumlar)
Tıpkı televizyon gibi, kablolar, metal mandallar, vidalar bir televizyonu oluşturması gibi, birçok protein gerçekten tüm bileşenlerin bir arada isler bulunduğunda sadece görev yapan yapıların parçalarıdır. Buna güzel bir örnek ciliumdur.
Cilialar bitki hücreleri ve birçok hayvanın yüzeyinde bulunan, sıvının hücre yüzeyinde taşınmasına yâda teli hücrelerin sıvı yoluyla itilmesinde görevli saç benzerin organ ellerdir. İnsanda, örneğin nefes alma borusu boyunca uzanan epithelial hücrelerin her birin de ortalama 200 cilia eşgüdümlü olarak mukusu gırtlağa doğru, mikropları elemesi için şiddetli bir şekilde itmektedir. Bir cilium fiber kablolar yumağını oluşturan ve adına axomene denen yapılardan oluşur. Bir axomene, iki merkezi tekli microtüb’ün çevrelediği 9 çiftli mikrotübler dizinini içerir. Her dış çift 13 filamentli(ince tel) (subfiberA) dizini,10 filamentli (subfiber B) birleşimi ile kaynaşır. Mikrotüblerin filamentleri alpha ve beta tubulin adı verilen iki proteince oluşturulur. Bir axomene oluşturan 11 mikrotüb, üç farklı birleştirici tarafından tutulur. Alt teller (subfibers) merkezi mikrotüblerle merkezden çıkan tellerce birleştirilir.(radyal spokes);bitişik dış çiftler nexin adlı yüksek esnekliğe sahip proteince oluşturulan bağlar tarafından merkezi birleştirici bir köprü tarafından bağlanır. Son olarak her alt filament(subfiber A),iç ve dış el adlı dyenin içeren iki el meydana getirir.
Fakat cilium nasıl çalışır? Deneyler şunu göstermektedir ki ciliar hareket bir mikrotüb üzerindeki kolların kimyasal “güçle” yürümesi yani bu mikrotübün komşu alt filamenttin (subfiber B)ikinci mikrotübüne bağlanarak, bu şekilde iki mikrotübün birbirlerinin berisine kayması sonucunda oluşur.
Bununla beraber, bütün bir cilium içersinde, mikrotüblerin arasındaki çapraz bağlar, küçük bir mesafe dışında, birbirlerini sürgülemesini önler. Bu çapraz bağlar, bundan dolayı dyenin ‘in neden olduğu sürgülü kayma hareketini tam olarak bir axomene (bükme) hareketine dönüştürür.
Şimdi, arkamıza bir yaslanalım, cilium çalışmasını ve bunun ne demek olduğunu bir gözden geçirelim. Cilia en az yarım düzine proteinden oluşur; alpha-tubilin, betatubilin, dyenin, nexin, spokes protein ve bir merkezi köprü proteini. Bunlar bir görevi yani ciliar hareketi yerine getirmek için bir aradadır ve tüm bu proteinlerin her biri ciliar hareketin işlemesi için vazgeçilmezdir. Eğer tubulinler eksik olsa, sürülü kayma hareketi filamentler için olmayacaktı, eğer dyenin olmasaydı, cilium katı ve hareketsiz kalacaktı, eğer nexin olmasaydı diğer birleştirme proteinleri, axomene, filamentler kayarken aniden bütünden kopardı. Cilium’um içinde gördüğümüz sadece komplekslik değil moleküler düzeyde indirgenemez karmaşıklıktır. Hatırlarsanız “indirgenemez karmaşıklıkla’’ söylemek istediğimiz birçok farklı birleşenden oluşarak bir bütünün islemesini sağlayan bir organın yapısıdır. Benim fare kapanım bir platforma, çekice, yay, kaldırma koluna ve tuzağa sahiptir. Hepsi aynı anda birlikte bir görevin yerine getirilmesi için çalışmaktadır. Benzer olarak, cilium oluşturduğu üzere kayma filamentlerin, birleştirme proteinlerin ve motor proteinlerin işlevin sürmesi için bir arada olması gereklidir. Birleşenlerden bir tanesinin bile eksik olması, aleti işlemez hale getirmektedir.
Cilianın birleşenleri tek moleküllerden oluşur. Bunun anlamı, artık cilium içinde başka kara kutular aramanın gereksiz olduğudur, ciliumun karmaşıklığı nihaidir, temeldir. Bilim adamları, hücrenin karmaşıklığını öğrenmeye başladıklarında, bunun okyanus çamurunda ufak değişikliklerle rasgele hayatı oluşturduğunu düşünmenin ne kadar ahmakça olduğunun farkına vardılar. Böylece bizde karmaşık cilium yapısının azar azar giderek artan basamaklarla oluşamayacağının farkındayız. Fakat ciliumun indirgenemez karmaşıklığın anlaşıldığından dolayı, ciliumun işleyen bir önceki evrimsel modeli bulunamayacaktır, böylece bir önceki bir nesle sahip olamayan cilium doğal seçilim mekanizmalarınca oluşturulamaz. Çünkü doğal seçilim adı üzerinde seçmek üzere işleyen bir yapının gelecek nesilde nüfusunu sürdürebilmesi için seçilebilmesine dayanır. Doğal seçilim çalışan bir yapı bulunmadığında hiçbir şey ifade edemez. Daha da açık olursak, eğer cilium doğal seçilimle oluşturulamayacak bir yapıysa, cilium tasarlanmıştır.
“Moleküler Evrim” Çalışması
İndirgenemez karmaşıklığın moleküler seviyede sayısız örneğinden, mesela protein taşınması, kan yapımı, kapalı dolanımdı D.N.A yapısı, elektron taşınması, bacterium flagell),hücrenin hayatını uzatan telomeres yapıları, fotosentez, kopyalama sistemi ve daha birçokları...
İndirgenemez karmaşıklığın örnekleri biyokimya ders kitaplarının hepsinde bulunabilir. Fakat bu yapıların hiçbiri Darwinci evrim sürecince açıklanamaz. Peki, geçen kırk yılda bu fenomeni bilim dünyası nasıl kabul etmişti?
Buna verilebilecek güzel bir cevap Moleküler Evrim Gazetesindedir. JME (Journal of Molecular Evolution). Bu gazetenin temel amacı, Darwinci evrimin moleküler düzeyde nasıl oluştuğunu araştırmaktır. Gazetenin yüksek bir bilim standardı ve bu alanda çok saygın bir yeri vardır. JME’nin bu yazı yazıldığında (1997) yayınladığı son 11 makalede, D.N.A ve protein diziliminin analizleriyle alakalıdır. Makalenin hiçbirinde biyo moleküler yapıların karmaşıklığın gelişimindeki ara formların detaylı modellerine rastlanmamıştır. (doğal olarak).Son on yıl içersinde JME 886 kez yayımlandı. Bunlardan 95’i hayatın oluşumu için zorunlu olduğu düşünülen moleküllerin kimyasal sentezleriyle, 44’ü dizilim analizlerini geliştirmek için ortaya konan matematiksel modellerle, 20’si var olan yapıların evrimsel gönderimleriyle, 719’u polinükloitid dizinlerin yâda protein analizleri ile ilgiliydi. Maalesef karmaşık biyo-moleküler yapıların gelişiminde ara formların detaylı analizleri için hiçbir makale yayımlanmadı. Bu JME’nin bir acayipliği değildir. Bu tür ara formların biyo moleküler yapılardaki durumunu inceleyen herhangi bir makale (makale yayınladığına değin) ne Ulusal Bilim Akademisi, (Natural Academy Of Science) ne Nature nede Science gibi bilim dergilerinde yâda benim bildiğim başka bir yayında yayımlandı.
Moleküler evrim literatüründe dizilim karşılaştırmaları yoğun şekilde yer alır. Fakat dizilim karşılaştırmaları karmaşık biyo kimyasal sistemlerin oluşumunda tıpkı Darwinin basit göz yapılarıyla karmaşık yapıları karşılaştırıp gözün nasıl çalıştığını anlaması gibi herhangi bir rol oynamaz. Bundan dolayı, bilim bu alanda dilsiz gibidir. Bunun anlamı bizim karmaşık biyo kimyasal sistemler tasarlanmış çıkarımını yaptığımızda, bizler ne bir deneysel sonucu yadsımakta nede başka bir teorik çalışmanın açıklamasıyla çelişmekteyiz. Hiçbir deneyin sorgulanmasına da gerek yoktur. Sadece tüm deneylerin tıpkı Newton’un evreninin, maddenin ikiliğinin parçacık boyutunda ortaya çıkarıldığında yeniden yorumlanması gibi tekrar gözden geçirilmeye ihtiyacı vardır.
Sonuç
Sıkça söylendiği üzere bilim fizikötesine gönderimde bulunmaktan kaçınmak zorundadır. Fakat bu hem kötü bir mantık hem de kötü bir bilim anlayışı gibi geliyor. Bilim keyfi kuralların, hangi açıklamanın yapılması gerektiğine karar vermede kullanılan bir oyun mekanizması değildir. Bunun yerine, fiziksel gerçeklikle ilgili olarak ilgili doğru tanımlamaları yapma çabasıdır. Sadece 60 yıl önce, evrenin genişlemesi gözlemlendi. Bu gerçek doğal olarak başka bir olayı da önermekteydi-uzak bir geçmişte evrenin oldukça küçük bir yapıdan genişlemeye başlamıştı.
Birçokları için bu çıkarım, fizikötesi olayı çağrıştıran yani yaratılısı, evrenin başlangıcı olduğunu gösteren tınılar içermekteydi. Fizikçi A.S Eddiggtton böyle bir betimlemeye karşı duyduğu tiksintiyi bir konuşmasında şöyle dile getirmiştir (8) :
‘‘ Felsefi olarak, doğanın şu anki düzeninin bir patlamayla olduğu düşüncesi bana tiksindirici gelmektedir. Çok uzak bir zaman dilimindeki bu dolambaçlı oluşum yani Tanrı ve onun dünyası arasında gerçek bir ilişki olduğu kanısı, zihin için doyurucu bir kanıt değildir.’’
Nitekim, Büyük Patlama hipotezi bilimce kucaklanmış ve geçen yıllarda evrenin açıklanmasındaki en verimli paradigma olduğunu kanıtlamıştır. Buradaki esas nokta fiziğin, bazılarının düşündüğü modelin dini açılımlara yardım etmesine ve olanak tanımasına karşın, bilgiyi kendisini yönlendirdiği biçimde takip etmesidir. Günümüzde, moleküler biyolojinin müthiş derecede karmaşık moleküler sistemleri açığa çıkarmasıyla ki bu sistemler kendilerinin nasıl oluştuğu sorusunun açıklanması denemelerinin bile cesaretini kıracak kadar mükemmeldir. Öyleyse, bizde biyolog bilim adamları olarak fizik biliminden bir ders almalıyız. Tasarımın kendisi doğal olarak bilgiden kaynaklanır, bundan kaçınmamamız gereklidir. Aksine bu bilgiyle kucaklaşmalı ve onun üzerine yeni açılımlar koymalıyız.
Sonuç olarak şunu fark etmek çok mühimdir. Bizler bilgimiz dâhilinde olanlardan tasarım çıkarımını yapmaktayız. Bizler tasarım çıkarımını kara kutuları açıklamak için değil, aksine açık kutuları izah etmede kullanıyoruz. Otomobili gören ilkel kültürden bir arabanın altında bir antilobun saklanarak ona bu hızı verdiğini düşünebilir, fakat otomobilin kaputunu açıp motoru gördüğünde birden bunun bir tasarım olduğunu kavrar. Aynı şekilde moleküler biyolojide hücreyi açmış ve içersinde neler meydana geldiğini görmüştür, hücre tasarlanmıştır. Doğal seçilim 19.yüzyıl insanları için bir soktu, bilimin yaptığı gözlemler, biyolojik dünyanın birçok konusunun doğal seçilimin düzenli ilkelerine dayandırmaktaydı. 20.yüzyılda bilimin yaptığı gözlemlerden elde edilen gerçekler bizim için soktur. Hayatın temel mekanizmaları doğal seçilime atfedilemez. Bu yüzden bu mekanizmalar tasarlanmıştır
Ama bizler bu şoktan kurtulmalı ve elimizden gelenin en iyisini yaparak katkıda bulunmaya devam etmeliyiz. Yönlendirilmemiş Evrim Teorisi çoktan ölmüştür, fakat bilimin çalışmaları sürmektedir.
Bu çalışma ilk olarak Cambridge Üniversitesi C.S Lewis Vâkıfının 1994 yılındaki toplantısında sunulmuştur.
Kaynakça
Michael J. BEHE
Orijinal metni: http://www.arn.org/docs/behe/mb_mm92496.htm bulabilirsiniz.
1.Darwin, Charles (1872)Türlerin Kökeni 6.Basım(1998)sayfa 151,New York Üniversitesi
Yayınları.
2.Farley, John(1979) Operinden Dekarta Kendilerinden Var Olan Nesiller Tartışması,2.Basım sayfa 73 Johns Hopkins Üniversitesi Yayınları, New York
3.Mayr. Ernst(1991)Bir Uzun Tartışma, Sayfa 146,Harward Üniversitesi Yayınları, Cambridge
4.Devlin, Thomas M.(1192)Biyokimyanın Kitabı.sayfa938954,WileyLiss, New York
5.Washington üniversitesi Retorikçisi John Angus Campell “Büyük ve gösterişli fikirler pozitivizm gibi asla gerçekten ölmez. Düşünen insanlar zaman içinde bunları terk eder ve hatta bunları kendi aralarında alay konusu yaparlar, fakat ikna edici yararlı kısımları bilgisizleri korkutmak için daima kullanırlar.”Bilim Retoriği ve Komik Bir Gösteri;
Darwinin Kökenindeki Ahlak ve Epistemoloji” Rhetoric Society Quaterly24,sayfa2750(1994).
Bu kitapta ki eleştiri bilimsel dünyanın hayatın oluşumu ile ilgili takındığı tavra göndermede bulunmakla kalmıyor, Ortodoks bilimin(Evrimi tartışılmayacak denli kesin bir doğru olarak gören skolâstik dogmacı bilim adamları)izlediği yöntemin ne olduğunu açıkça dile getiriyor.
Türlerin Kökeninde Darwin;
“Eğer her hangi bir karmaşık bir organın, küçük, başarılı ve sayısız değişiklikle oluşamayacağı gösterilirse, teorim kesinlikle geçersiz olacaktır.”demektedir .(6) Darwin’in kriterini karşılayan şey indirgenemez karmaşıklık sistemidir. İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren yâda katkıda bulunan tek bir sistemdir. Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. “Çünkü doğal seçilim işleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir” (7).
Evrensel olarak, Darwinin ön gördüğü tedrici gelişimle böyle ani bir gelişim sıçramasının oluşması arasında uzlaştırılamaz bir boşluk olduğu itiraf edilmiştir. Bu noktada, her ne kadar “indirgenemez karmaşıklık” sadece bir terimse de, asıl gücü kendi tanımlamasından gelmektedir. Artık şunu istemek zorundayız, eğer herhangi bir canlı şey indirgenemez karmaşıklığı içinde barındırıyorsa, o halde bu şeyler indirgenemez karmaşık biyolojik sistemlerdir.
Fare kapanları evimize gelen davetsiz misafirlerle mücadelede kullanılır, birkaç parçadan oluşurlar. Bunlar(1)tahta bir platform,(2)esas görevi farenin isini bitirmek olan metal çekiç,(3)platform üzerinde, kurulunca çekice gerilme kuvveti veren tel yay,(4)üzerine basınç uygulandığında yayı serbest bırakan tutma kolu,(5)tutma koluna bağlı olan ve çekici kaldırarak tuzağın islemesini sağlayan metal boru. Eğer fare kapanının bileşenlerinden (taban, çekiç, yay, tutma kolu, metal boru)herhangi birisi sistemden çıkarılırsa, tuzak görevini yapamaz. Diğer bir değişle, küçük basit fare kapanı üzerinde kendini oluşturan tüm ayrı parçalar sistemli bir şekilde birleştirilmez ise, bu sistemin fare yakalamak için hiçbir yetisi olamayacaktır. Çünkü fare kapanı, birçok parçanın bilinçli birleşimiyle oluşması gereklidir, yani indirgenemez karmaşıklıktadır. Sonuç olarak bu sistemler her yerde vardır.
Moleküler Makineler
Şimdi şunu ele alalım, herhangi bir biyolojik sistem indirgenemez karmaşıklıkta mıdır? Evet, gözüken birçoğunun indirgenemez karmaşıklık da olduğudur. Daha önce proteinleri inceledik. Birçok biyolojik yapıda proteinler daha büyük moleküler makinelerin basit yapılarıdır.
Şekil A(Ciliumlar)
Tıpkı televizyon gibi, kablolar, metal mandallar, vidalar bir televizyonu oluşturması gibi, birçok protein gerçekten tüm bileşenlerin bir arada isler bulunduğunda sadece görev yapan yapıların parçalarıdır. Buna güzel bir örnek ciliumdur.
Cilialar bitki hücreleri ve birçok hayvanın yüzeyinde bulunan, sıvının hücre yüzeyinde taşınmasına yâda teli hücrelerin sıvı yoluyla itilmesinde görevli saç benzerin organ ellerdir. İnsanda, örneğin nefes alma borusu boyunca uzanan epithelial hücrelerin her birin de ortalama 200 cilia eşgüdümlü olarak mukusu gırtlağa doğru, mikropları elemesi için şiddetli bir şekilde itmektedir. Bir cilium fiber kablolar yumağını oluşturan ve adına axomene denen yapılardan oluşur. Bir axomene, iki merkezi tekli microtüb’ün çevrelediği 9 çiftli mikrotübler dizinini içerir. Her dış çift 13 filamentli(ince tel) (subfiberA) dizini,10 filamentli (subfiber B) birleşimi ile kaynaşır. Mikrotüblerin filamentleri alpha ve beta tubulin adı verilen iki proteince oluşturulur. Bir axomene oluşturan 11 mikrotüb, üç farklı birleştirici tarafından tutulur. Alt teller (subfibers) merkezi mikrotüblerle merkezden çıkan tellerce birleştirilir.(radyal spokes);bitişik dış çiftler nexin adlı yüksek esnekliğe sahip proteince oluşturulan bağlar tarafından merkezi birleştirici bir köprü tarafından bağlanır. Son olarak her alt filament(subfiber A),iç ve dış el adlı dyenin içeren iki el meydana getirir.
Fakat cilium nasıl çalışır? Deneyler şunu göstermektedir ki ciliar hareket bir mikrotüb üzerindeki kolların kimyasal “güçle” yürümesi yani bu mikrotübün komşu alt filamenttin (subfiber B)ikinci mikrotübüne bağlanarak, bu şekilde iki mikrotübün birbirlerinin berisine kayması sonucunda oluşur.
Bununla beraber, bütün bir cilium içersinde, mikrotüblerin arasındaki çapraz bağlar, küçük bir mesafe dışında, birbirlerini sürgülemesini önler. Bu çapraz bağlar, bundan dolayı dyenin ‘in neden olduğu sürgülü kayma hareketini tam olarak bir axomene (bükme) hareketine dönüştürür.
Şimdi, arkamıza bir yaslanalım, cilium çalışmasını ve bunun ne demek olduğunu bir gözden geçirelim. Cilia en az yarım düzine proteinden oluşur; alpha-tubilin, betatubilin, dyenin, nexin, spokes protein ve bir merkezi köprü proteini. Bunlar bir görevi yani ciliar hareketi yerine getirmek için bir aradadır ve tüm bu proteinlerin her biri ciliar hareketin işlemesi için vazgeçilmezdir. Eğer tubulinler eksik olsa, sürülü kayma hareketi filamentler için olmayacaktı, eğer dyenin olmasaydı, cilium katı ve hareketsiz kalacaktı, eğer nexin olmasaydı diğer birleştirme proteinleri, axomene, filamentler kayarken aniden bütünden kopardı. Cilium’um içinde gördüğümüz sadece komplekslik değil moleküler düzeyde indirgenemez karmaşıklıktır. Hatırlarsanız “indirgenemez karmaşıklıkla’’ söylemek istediğimiz birçok farklı birleşenden oluşarak bir bütünün islemesini sağlayan bir organın yapısıdır. Benim fare kapanım bir platforma, çekice, yay, kaldırma koluna ve tuzağa sahiptir. Hepsi aynı anda birlikte bir görevin yerine getirilmesi için çalışmaktadır. Benzer olarak, cilium oluşturduğu üzere kayma filamentlerin, birleştirme proteinlerin ve motor proteinlerin işlevin sürmesi için bir arada olması gereklidir. Birleşenlerden bir tanesinin bile eksik olması, aleti işlemez hale getirmektedir.
Cilianın birleşenleri tek moleküllerden oluşur. Bunun anlamı, artık cilium içinde başka kara kutular aramanın gereksiz olduğudur, ciliumun karmaşıklığı nihaidir, temeldir. Bilim adamları, hücrenin karmaşıklığını öğrenmeye başladıklarında, bunun okyanus çamurunda ufak değişikliklerle rasgele hayatı oluşturduğunu düşünmenin ne kadar ahmakça olduğunun farkına vardılar. Böylece bizde karmaşık cilium yapısının azar azar giderek artan basamaklarla oluşamayacağının farkındayız. Fakat ciliumun indirgenemez karmaşıklığın anlaşıldığından dolayı, ciliumun işleyen bir önceki evrimsel modeli bulunamayacaktır, böylece bir önceki bir nesle sahip olamayan cilium doğal seçilim mekanizmalarınca oluşturulamaz. Çünkü doğal seçilim adı üzerinde seçmek üzere işleyen bir yapının gelecek nesilde nüfusunu sürdürebilmesi için seçilebilmesine dayanır. Doğal seçilim çalışan bir yapı bulunmadığında hiçbir şey ifade edemez. Daha da açık olursak, eğer cilium doğal seçilimle oluşturulamayacak bir yapıysa, cilium tasarlanmıştır.
“Moleküler Evrim” Çalışması
İndirgenemez karmaşıklığın moleküler seviyede sayısız örneğinden, mesela protein taşınması, kan yapımı, kapalı dolanımdı D.N.A yapısı, elektron taşınması, bacterium flagell),hücrenin hayatını uzatan telomeres yapıları, fotosentez, kopyalama sistemi ve daha birçokları...
İndirgenemez karmaşıklığın örnekleri biyokimya ders kitaplarının hepsinde bulunabilir. Fakat bu yapıların hiçbiri Darwinci evrim sürecince açıklanamaz. Peki, geçen kırk yılda bu fenomeni bilim dünyası nasıl kabul etmişti?
Buna verilebilecek güzel bir cevap Moleküler Evrim Gazetesindedir. JME (Journal of Molecular Evolution). Bu gazetenin temel amacı, Darwinci evrimin moleküler düzeyde nasıl oluştuğunu araştırmaktır. Gazetenin yüksek bir bilim standardı ve bu alanda çok saygın bir yeri vardır. JME’nin bu yazı yazıldığında (1997) yayınladığı son 11 makalede, D.N.A ve protein diziliminin analizleriyle alakalıdır. Makalenin hiçbirinde biyo moleküler yapıların karmaşıklığın gelişimindeki ara formların detaylı modellerine rastlanmamıştır. (doğal olarak).Son on yıl içersinde JME 886 kez yayımlandı. Bunlardan 95’i hayatın oluşumu için zorunlu olduğu düşünülen moleküllerin kimyasal sentezleriyle, 44’ü dizilim analizlerini geliştirmek için ortaya konan matematiksel modellerle, 20’si var olan yapıların evrimsel gönderimleriyle, 719’u polinükloitid dizinlerin yâda protein analizleri ile ilgiliydi. Maalesef karmaşık biyo-moleküler yapıların gelişiminde ara formların detaylı analizleri için hiçbir makale yayımlanmadı. Bu JME’nin bir acayipliği değildir. Bu tür ara formların biyo moleküler yapılardaki durumunu inceleyen herhangi bir makale (makale yayınladığına değin) ne Ulusal Bilim Akademisi, (Natural Academy Of Science) ne Nature nede Science gibi bilim dergilerinde yâda benim bildiğim başka bir yayında yayımlandı.
Moleküler evrim literatüründe dizilim karşılaştırmaları yoğun şekilde yer alır. Fakat dizilim karşılaştırmaları karmaşık biyo kimyasal sistemlerin oluşumunda tıpkı Darwinin basit göz yapılarıyla karmaşık yapıları karşılaştırıp gözün nasıl çalıştığını anlaması gibi herhangi bir rol oynamaz. Bundan dolayı, bilim bu alanda dilsiz gibidir. Bunun anlamı bizim karmaşık biyo kimyasal sistemler tasarlanmış çıkarımını yaptığımızda, bizler ne bir deneysel sonucu yadsımakta nede başka bir teorik çalışmanın açıklamasıyla çelişmekteyiz. Hiçbir deneyin sorgulanmasına da gerek yoktur. Sadece tüm deneylerin tıpkı Newton’un evreninin, maddenin ikiliğinin parçacık boyutunda ortaya çıkarıldığında yeniden yorumlanması gibi tekrar gözden geçirilmeye ihtiyacı vardır.
Sonuç
Sıkça söylendiği üzere bilim fizikötesine gönderimde bulunmaktan kaçınmak zorundadır. Fakat bu hem kötü bir mantık hem de kötü bir bilim anlayışı gibi geliyor. Bilim keyfi kuralların, hangi açıklamanın yapılması gerektiğine karar vermede kullanılan bir oyun mekanizması değildir. Bunun yerine, fiziksel gerçeklikle ilgili olarak ilgili doğru tanımlamaları yapma çabasıdır. Sadece 60 yıl önce, evrenin genişlemesi gözlemlendi. Bu gerçek doğal olarak başka bir olayı da önermekteydi-uzak bir geçmişte evrenin oldukça küçük bir yapıdan genişlemeye başlamıştı.
Birçokları için bu çıkarım, fizikötesi olayı çağrıştıran yani yaratılısı, evrenin başlangıcı olduğunu gösteren tınılar içermekteydi. Fizikçi A.S Eddiggtton böyle bir betimlemeye karşı duyduğu tiksintiyi bir konuşmasında şöyle dile getirmiştir (8) :
‘‘ Felsefi olarak, doğanın şu anki düzeninin bir patlamayla olduğu düşüncesi bana tiksindirici gelmektedir. Çok uzak bir zaman dilimindeki bu dolambaçlı oluşum yani Tanrı ve onun dünyası arasında gerçek bir ilişki olduğu kanısı, zihin için doyurucu bir kanıt değildir.’’
Nitekim, Büyük Patlama hipotezi bilimce kucaklanmış ve geçen yıllarda evrenin açıklanmasındaki en verimli paradigma olduğunu kanıtlamıştır. Buradaki esas nokta fiziğin, bazılarının düşündüğü modelin dini açılımlara yardım etmesine ve olanak tanımasına karşın, bilgiyi kendisini yönlendirdiği biçimde takip etmesidir. Günümüzde, moleküler biyolojinin müthiş derecede karmaşık moleküler sistemleri açığa çıkarmasıyla ki bu sistemler kendilerinin nasıl oluştuğu sorusunun açıklanması denemelerinin bile cesaretini kıracak kadar mükemmeldir. Öyleyse, bizde biyolog bilim adamları olarak fizik biliminden bir ders almalıyız. Tasarımın kendisi doğal olarak bilgiden kaynaklanır, bundan kaçınmamamız gereklidir. Aksine bu bilgiyle kucaklaşmalı ve onun üzerine yeni açılımlar koymalıyız.
Sonuç olarak şunu fark etmek çok mühimdir. Bizler bilgimiz dâhilinde olanlardan tasarım çıkarımını yapmaktayız. Bizler tasarım çıkarımını kara kutuları açıklamak için değil, aksine açık kutuları izah etmede kullanıyoruz. Otomobili gören ilkel kültürden bir arabanın altında bir antilobun saklanarak ona bu hızı verdiğini düşünebilir, fakat otomobilin kaputunu açıp motoru gördüğünde birden bunun bir tasarım olduğunu kavrar. Aynı şekilde moleküler biyolojide hücreyi açmış ve içersinde neler meydana geldiğini görmüştür, hücre tasarlanmıştır. Doğal seçilim 19.yüzyıl insanları için bir soktu, bilimin yaptığı gözlemler, biyolojik dünyanın birçok konusunun doğal seçilimin düzenli ilkelerine dayandırmaktaydı. 20.yüzyılda bilimin yaptığı gözlemlerden elde edilen gerçekler bizim için soktur. Hayatın temel mekanizmaları doğal seçilime atfedilemez. Bu yüzden bu mekanizmalar tasarlanmıştır
Ama bizler bu şoktan kurtulmalı ve elimizden gelenin en iyisini yaparak katkıda bulunmaya devam etmeliyiz. Yönlendirilmemiş Evrim Teorisi çoktan ölmüştür, fakat bilimin çalışmaları sürmektedir.
Bu çalışma ilk olarak Cambridge Üniversitesi C.S Lewis Vâkıfının 1994 yılındaki toplantısında sunulmuştur.
Kaynakça
Michael J. BEHE
Orijinal metni: http://www.arn.org/docs/behe/mb_mm92496.htm bulabilirsiniz.
1.Darwin, Charles (1872)Türlerin Kökeni 6.Basım(1998)sayfa 151,New York Üniversitesi
Yayınları.
2.Farley, John(1979) Operinden Dekarta Kendilerinden Var Olan Nesiller Tartışması,2.Basım sayfa 73 Johns Hopkins Üniversitesi Yayınları, New York
3.Mayr. Ernst(1991)Bir Uzun Tartışma, Sayfa 146,Harward Üniversitesi Yayınları, Cambridge
4.Devlin, Thomas M.(1192)Biyokimyanın Kitabı.sayfa938954,WileyLiss, New York
5.Washington üniversitesi Retorikçisi John Angus Campell “Büyük ve gösterişli fikirler pozitivizm gibi asla gerçekten ölmez. Düşünen insanlar zaman içinde bunları terk eder ve hatta bunları kendi aralarında alay konusu yaparlar, fakat ikna edici yararlı kısımları bilgisizleri korkutmak için daima kullanırlar.”Bilim Retoriği ve Komik Bir Gösteri;
Darwinin Kökenindeki Ahlak ve Epistemoloji” Rhetoric Society Quaterly24,sayfa2750(1994).
Bu kitapta ki eleştiri bilimsel dünyanın hayatın oluşumu ile ilgili takındığı tavra göndermede bulunmakla kalmıyor, Ortodoks bilimin(Evrimi tartışılmayacak denli kesin bir doğru olarak gören skolâstik dogmacı bilim adamları)izlediği yöntemin ne olduğunu açıkça dile getiriyor.
Akıllı Tasarım, Moleküler Makineler 2
İnsanın Görme Yeteneği
Genelde, moleküler seviyede biyolojik süreç protein ağlarınca gerçekleştirilir. Her bir üye zincirde özel bir görevi yerine getirir.
Tekrar nasıl görürüz? Sorusuna geri dönelim. Her ne kadar Darwinin görme olayı üzerindeki açıklamaları kara kutu olsa da, birçok biyokimyacının hâlihazırdaki görme yeteneği sorusuna cevap bulma çabasındadır.(4) Işık retinaya çarptığında,11-cis-retinal adı verilen organik bir molekül tarafından foton emilir ve saliseler içersinde trans-retinal tarafından düzenlenmesi sağlanır. Retinal güçlerin şeklinin değişimi, rhadopsin proteinini, yapısını değiştirmeye zorlayarak sıkıca bağlanmasını sağlar. Protein başkalaşımlarının sonucu olarak, protein davranışları özel olarak farklılaşır. Değişen protein şimdi transducin adı verilen proteinle ilişkiye girebilir. Rhadopsinle etkileşimden önce transducin, GDP adlı küçük bir organik moleküle sıkıca bağlanır, fakat transducin, rhadopsinle bağlandığı anda GDP kendisini transducinden ayırır. Bu moleküle de GDP ye çok benzeyen GTP adı verilir ama transducinle bağlanan GDP den belirgin biçimde farklıdır.
Şekil(1)Gözün sadece birkaç indirgenemez parçasını gösteren bir kesit.
GDP’nin GTP’ye transducinrhodopsin bileşkesi içinde dönüşümü GTP’nin davranışını değiştirir. GTP-transducinrhodopsin phosohodiesterase adlı bir protein vasıtasıyla hücrenin iç duvarına yerleşip bağlanır. GTP-transducinrhodopsinle bağlanınca, phosohodiesterase cGMP adlı molekül yardımıyla kimyasal bölebilme yeteneği kazanır. Fakat phosohodiesterasemsin etkileşimi cGMp’nin yoğunluğunu azaltır.
Phosohodiesterase proteinin etkileşime girişi suyun seviyesini azaltmak için banyo küvetinin tıpasını çekmeye benzetilebilir. cGMp’le bağlanan ikinci zar proteinine, iyon kanalı adı verilir, hücre içersinde sodyum iyonlarının sayısının düzenlenmesinde görevli özel bir kanaldır. Normal olarak iyon kanalı, sodyum iyonlarını hücre içersine akmasını sağlar, aynı anda başka bir proteinde onları dışarı püskürtür. İyon kanalı içersindeki bu ikili etkileşimin sonucu olarak hücre içersindeki sodyum iyonlarının seviyesi dar bir aralıkta seyreder. cGMp yoğunluğu normal değerinden Phosohodiesterase tarafından parçalanarak düşürüldüğünde, birçok kanal kapanır ve bu artı yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun azalmasıyla sonuçlanır. Bu hücre zarı üzerinde, elektriksel yüklerin dengesizliğine yol açarak sonunda retinaya düsen il ışığın optik sinirler vasıtasıyla beyne taşınmasına sebep olu. Beyin de analiz edilen nihai sonuç görüntüdür.
Eğer biyokimyasal görmeyi yukarıdaki gibi kısıtlı reaksiyonlarla özetlersek, hücre 11-cis Retinal ve cGMp depolarını tüketirken aynı zamanda sodyum iyonlarını da tüketmektedir. Böylelikle sistemi için gerekli miktarda sinyalin üretimi ve hücrenin gerekmediğinde ilk haline dönmesi sağlanır. Bunu gerçekleştiren birçok mekanizma vardır. Normal olarak karanlıkta, iyon kanalı, sodyum iyonlarına ek olarak kalsiyum iyonlarının da hücre girmesine izin verir. Kalsiyum dışarıya farklı bir protein yardımıyla atılarak hücresel dengeli bir kalsiyum yoğunluğunun oluşması sağlanır. Bununla birlikte, cGMp seviyesindeki düşüşle iyon kanalının kapanması sonucu sodyum iyonlarının seviyesi azalmadığında, kalsiyum iyonlarının yoğunluğu da azalır. cGMp’yi ortadan kaldıran phosohodiesterase enzimi salınımı düşük kalsiyum yoğunluğunda oldukça yavaşlatılır. Buna ek olarak guanylate cyclase adlı proteinde kalsiyum seviyesi düşmeye başladığında cGMP’yi sentezlemeye başlar. Aynı anda, tüm bunlar devam ederken rhodopsin kinase adlı diğer bir enzim kimyasal olarak metorhodopsin II adlı proteini oluşturur. Bu protein fosfat grubunun yerini alır. İşlenmiş rhodopsin çift arrestin proteinince bağlanır, böylece rhodopsinin traduscinle daha fazla etkileşimde bulunmasını önler. Görüldüğü üzere hücre tek bir foton tarafından tetiklenen güçlendirilmiş sinyali sınırlandıracak mekanizmayı içermektedir.
Trans-retinal neticede rhadopsin molekülünden ayrılmalı ve 11-cis-retianal’e çevrilmelidir. Ve tekrar opsin tarafından bağlanarak diğer bir görme eylemi için rhodopsin yeniden üretilir. Trans-retinal i gerçekleştirmek için ilk olarak transretinol adlı iki ek hidrojen atomu taşıyan bir enzimce güçlendirilir. İkinci enzimde molekülü 11-cis-retinal haline getirir. Son olarak üçüncü bir enzim daha önce eklene iki hidrojen atomunu ayırarak, döngünün tamamlanmasını sağlar.
Hayatı Açıklamak
Her ne kadar görme yetisinin biyokimyasal birçok detayı yukarıda anlatılmasa da, bu kısa özet şunu göstermektedir; bu süreçler görmeyi açıklamamızın ne kadar zor olduğunu anlamamızı sağlar. Biyoloji biliminin vardığı ve hedeflediği açıklama seviyesi de budur. Bir görevin anlaşıldığını söyleyebilmek için, o görevle ilgili her basamağın aydınlatılması gerekir. Bu ilgili basamaklar nihai olarak biyolojik süreç içersinde moleküler seviyede oluşur. Böylece görme, sindirim yâda bağışıklık sistemi gibi biyolojik fenomenleri tatmin edici açıklamaların elde edilebilmesi için moleküler açıklamanın da dâhil edilmesi zorunludur. Yoksa hiçbir zaman yeterli bir açıklama oluşturulamaz, görme yetisinin “Kara Kutusu” artık açılmıştır. Bu yetimizin evrimsel açıklaması, tıpkı 19.yüzyılda Darwinin ve bugün maalesef birçok evrim taraftarının yaptığı gibi, gözün sadece anatomik yapıları çağrıştırır fakat biyolojinin bu seviyesinde anatomi oldukça basit ve güvenilmezdir. Tabi fosil kayıtları da öyledir. Aslında fosil kayıtlarının Darwinci evrim teorisiyle uyumlu olması günlük tecrübelerimizin ve deneyimlerimizin Newton teorisiyle uyumlu olmasının fiziği ilgilendirmesinden önemli değildir. Fosil kayıtları bize, 11-cis-retinal’in rhodopsinle etkileşiminin nasıl olduğu yâda traducin ve phosohodiesteraseden basamak basamak gelişimi hakkında hiçbir şey söylemez. Ne biyo coğrafyanın şablonları ne popülâsyon genetiği nede evrim teorisi ana organlar yada ( kambriyen devrindeki) tür bolluğunun kendisi için bir açıklama getiremez. Ama Darwinci patikaları ironik bir biçimde çürütebilir.
Darwin 19.yüzyılda “Bir sinirin ışığa nasıl duyarlı olduğu bizi hayatın nasıl oluştuğundan çok daha az ilgilendirmektedir” demiştir. Her iki fenomende biyokimyanın ilgisini çekmektedir. Hayatın oluşumu üzerine yapılan araştırmaların felç olusunun hikâyesi oldukça ilgi çekicidir. Hayatın oluşunu inceleyen çalışma alanının her biri güvenilmez, ciddi olarak eksik ve diğer sunulan bazı modellere göre boy ölçülemeyecek denli tutarsızlık içinde tartışmalı modeller olması, bu evrimsel çalışmaların çözülmek üzere olduğunu söylemek için yeterli olacaktır.(5)
Bu çalışmanın asıl amacı hayatın kökeni araştırmalarını kapsayan benzeri problemleri ve art niyetli gayretleri göstermek, herhangi bir biyokimyasal karmaşık sistemin gerçektende nasıl var olduğunu ortaya koymaktır. Biyokimya bütün organizmanın seviyelerine uygulanan, Darwinci Teoriyle açıklanmayı reddeden bir moleküler dünyanın kapılarını bizlere açmıştır. Ne Darwin’in Kara Kutuları, ne hayatın oluşumu, ne diğer karmaşık biyolojik sistemler o görevle ilgili her basamağın aydınlatılması gerektiren bir şekilde Darwinin teorisince açıklanabilir.
Genelde, moleküler seviyede biyolojik süreç protein ağlarınca gerçekleştirilir. Her bir üye zincirde özel bir görevi yerine getirir.
Tekrar nasıl görürüz? Sorusuna geri dönelim. Her ne kadar Darwinin görme olayı üzerindeki açıklamaları kara kutu olsa da, birçok biyokimyacının hâlihazırdaki görme yeteneği sorusuna cevap bulma çabasındadır.(4) Işık retinaya çarptığında,11-cis-retinal adı verilen organik bir molekül tarafından foton emilir ve saliseler içersinde trans-retinal tarafından düzenlenmesi sağlanır. Retinal güçlerin şeklinin değişimi, rhadopsin proteinini, yapısını değiştirmeye zorlayarak sıkıca bağlanmasını sağlar. Protein başkalaşımlarının sonucu olarak, protein davranışları özel olarak farklılaşır. Değişen protein şimdi transducin adı verilen proteinle ilişkiye girebilir. Rhadopsinle etkileşimden önce transducin, GDP adlı küçük bir organik moleküle sıkıca bağlanır, fakat transducin, rhadopsinle bağlandığı anda GDP kendisini transducinden ayırır. Bu moleküle de GDP ye çok benzeyen GTP adı verilir ama transducinle bağlanan GDP den belirgin biçimde farklıdır.
Şekil(1)Gözün sadece birkaç indirgenemez parçasını gösteren bir kesit.
GDP’nin GTP’ye transducinrhodopsin bileşkesi içinde dönüşümü GTP’nin davranışını değiştirir. GTP-transducinrhodopsin phosohodiesterase adlı bir protein vasıtasıyla hücrenin iç duvarına yerleşip bağlanır. GTP-transducinrhodopsinle bağlanınca, phosohodiesterase cGMP adlı molekül yardımıyla kimyasal bölebilme yeteneği kazanır. Fakat phosohodiesterasemsin etkileşimi cGMp’nin yoğunluğunu azaltır.
Phosohodiesterase proteinin etkileşime girişi suyun seviyesini azaltmak için banyo küvetinin tıpasını çekmeye benzetilebilir. cGMp’le bağlanan ikinci zar proteinine, iyon kanalı adı verilir, hücre içersinde sodyum iyonlarının sayısının düzenlenmesinde görevli özel bir kanaldır. Normal olarak iyon kanalı, sodyum iyonlarını hücre içersine akmasını sağlar, aynı anda başka bir proteinde onları dışarı püskürtür. İyon kanalı içersindeki bu ikili etkileşimin sonucu olarak hücre içersindeki sodyum iyonlarının seviyesi dar bir aralıkta seyreder. cGMp yoğunluğu normal değerinden Phosohodiesterase tarafından parçalanarak düşürüldüğünde, birçok kanal kapanır ve bu artı yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun azalmasıyla sonuçlanır. Bu hücre zarı üzerinde, elektriksel yüklerin dengesizliğine yol açarak sonunda retinaya düsen il ışığın optik sinirler vasıtasıyla beyne taşınmasına sebep olu. Beyin de analiz edilen nihai sonuç görüntüdür.
Eğer biyokimyasal görmeyi yukarıdaki gibi kısıtlı reaksiyonlarla özetlersek, hücre 11-cis Retinal ve cGMp depolarını tüketirken aynı zamanda sodyum iyonlarını da tüketmektedir. Böylelikle sistemi için gerekli miktarda sinyalin üretimi ve hücrenin gerekmediğinde ilk haline dönmesi sağlanır. Bunu gerçekleştiren birçok mekanizma vardır. Normal olarak karanlıkta, iyon kanalı, sodyum iyonlarına ek olarak kalsiyum iyonlarının da hücre girmesine izin verir. Kalsiyum dışarıya farklı bir protein yardımıyla atılarak hücresel dengeli bir kalsiyum yoğunluğunun oluşması sağlanır. Bununla birlikte, cGMp seviyesindeki düşüşle iyon kanalının kapanması sonucu sodyum iyonlarının seviyesi azalmadığında, kalsiyum iyonlarının yoğunluğu da azalır. cGMp’yi ortadan kaldıran phosohodiesterase enzimi salınımı düşük kalsiyum yoğunluğunda oldukça yavaşlatılır. Buna ek olarak guanylate cyclase adlı proteinde kalsiyum seviyesi düşmeye başladığında cGMP’yi sentezlemeye başlar. Aynı anda, tüm bunlar devam ederken rhodopsin kinase adlı diğer bir enzim kimyasal olarak metorhodopsin II adlı proteini oluşturur. Bu protein fosfat grubunun yerini alır. İşlenmiş rhodopsin çift arrestin proteinince bağlanır, böylece rhodopsinin traduscinle daha fazla etkileşimde bulunmasını önler. Görüldüğü üzere hücre tek bir foton tarafından tetiklenen güçlendirilmiş sinyali sınırlandıracak mekanizmayı içermektedir.
Trans-retinal neticede rhadopsin molekülünden ayrılmalı ve 11-cis-retianal’e çevrilmelidir. Ve tekrar opsin tarafından bağlanarak diğer bir görme eylemi için rhodopsin yeniden üretilir. Trans-retinal i gerçekleştirmek için ilk olarak transretinol adlı iki ek hidrojen atomu taşıyan bir enzimce güçlendirilir. İkinci enzimde molekülü 11-cis-retinal haline getirir. Son olarak üçüncü bir enzim daha önce eklene iki hidrojen atomunu ayırarak, döngünün tamamlanmasını sağlar.
Hayatı Açıklamak
Her ne kadar görme yetisinin biyokimyasal birçok detayı yukarıda anlatılmasa da, bu kısa özet şunu göstermektedir; bu süreçler görmeyi açıklamamızın ne kadar zor olduğunu anlamamızı sağlar. Biyoloji biliminin vardığı ve hedeflediği açıklama seviyesi de budur. Bir görevin anlaşıldığını söyleyebilmek için, o görevle ilgili her basamağın aydınlatılması gerekir. Bu ilgili basamaklar nihai olarak biyolojik süreç içersinde moleküler seviyede oluşur. Böylece görme, sindirim yâda bağışıklık sistemi gibi biyolojik fenomenleri tatmin edici açıklamaların elde edilebilmesi için moleküler açıklamanın da dâhil edilmesi zorunludur. Yoksa hiçbir zaman yeterli bir açıklama oluşturulamaz, görme yetisinin “Kara Kutusu” artık açılmıştır. Bu yetimizin evrimsel açıklaması, tıpkı 19.yüzyılda Darwinin ve bugün maalesef birçok evrim taraftarının yaptığı gibi, gözün sadece anatomik yapıları çağrıştırır fakat biyolojinin bu seviyesinde anatomi oldukça basit ve güvenilmezdir. Tabi fosil kayıtları da öyledir. Aslında fosil kayıtlarının Darwinci evrim teorisiyle uyumlu olması günlük tecrübelerimizin ve deneyimlerimizin Newton teorisiyle uyumlu olmasının fiziği ilgilendirmesinden önemli değildir. Fosil kayıtları bize, 11-cis-retinal’in rhodopsinle etkileşiminin nasıl olduğu yâda traducin ve phosohodiesteraseden basamak basamak gelişimi hakkında hiçbir şey söylemez. Ne biyo coğrafyanın şablonları ne popülâsyon genetiği nede evrim teorisi ana organlar yada ( kambriyen devrindeki) tür bolluğunun kendisi için bir açıklama getiremez. Ama Darwinci patikaları ironik bir biçimde çürütebilir.
Darwin 19.yüzyılda “Bir sinirin ışığa nasıl duyarlı olduğu bizi hayatın nasıl oluştuğundan çok daha az ilgilendirmektedir” demiştir. Her iki fenomende biyokimyanın ilgisini çekmektedir. Hayatın oluşumu üzerine yapılan araştırmaların felç olusunun hikâyesi oldukça ilgi çekicidir. Hayatın oluşunu inceleyen çalışma alanının her biri güvenilmez, ciddi olarak eksik ve diğer sunulan bazı modellere göre boy ölçülemeyecek denli tutarsızlık içinde tartışmalı modeller olması, bu evrimsel çalışmaların çözülmek üzere olduğunu söylemek için yeterli olacaktır.(5)
Bu çalışmanın asıl amacı hayatın kökeni araştırmalarını kapsayan benzeri problemleri ve art niyetli gayretleri göstermek, herhangi bir biyokimyasal karmaşık sistemin gerçektende nasıl var olduğunu ortaya koymaktır. Biyokimya bütün organizmanın seviyelerine uygulanan, Darwinci Teoriyle açıklanmayı reddeden bir moleküler dünyanın kapılarını bizlere açmıştır. Ne Darwin’in Kara Kutuları, ne hayatın oluşumu, ne diğer karmaşık biyolojik sistemler o görevle ilgili her basamağın aydınlatılması gerektiren bir şekilde Darwinin teorisince açıklanabilir.
Akıllı Tasarım, Moleküler Makineler 1
Gözlerin Yapısı
Nasıl görürüz? 19.yüzyılda, dış dünyanın bizlere tam bir resmini sunan gözün hassas yapısı, onlarla haşır neşir olan herkesi hayran bırakıyordu ve gözün anatomisi üzerine detaylı bir bilgiye sahip olunmuştu. 19.yüzyılda bilim insanları, şunu kesinlikle doğru olarak gözlemlemişlerdi; eğer, bir insan gözünün birçok mekanizmasından herhangi birisini çok talihsizce yitirirse, örneğin bu lensler, iris yâda oraküler kaslardan biri olabilir, kaçınılmaz sonuç, görme yetisinin ciddi bir şekilde kaybı yâda tamamen körlüktür. Böylece gözün sadece bütünüyle eksiksiz olduğunda işlevini gerçekleştirebileceği sonucuna varılmıştır.
Charles Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında da “karmaşık ve aşırı mükemmel organlar” adlı bölümünde göz problemini ele alarak doğal seçilimle oluşan kendi evrim teorisine gelebilecek olası itirazların farkına varmaktaydı. Şunun da farkına varmıştır ki, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organın parçalarından birisi bile bir nesilde birdenbire ortaya çıksaydı, tamamen mucizeye eşdeğer bir olay olurdu. Bir şekilde Darwinci evrimin ikna edici olabilmesi için, karmaşık organlar hakkında giderek artan bilgileri halkın gözü önünde ortaya konmadan, kaldırılmak zorunda kaldı.
Darwin evrimin gözün oluşturulmasında kullanmış olabileceğini düşündüğü gerçek yolları tanımlayarak teorisini anlatmamıştı. Daha ziyade birçok hayvanın farklı göz yapısına sahip olduğu ve bunların tek hücreli ışığa duyarlı yapılardan karmaşık omurgalı kamera göze değin insan gözünün oluşumda ara formlar olarak yer aldığını önererek, dâhice bir şekilde teorisini savunmada hayranlık uyandırıcı bir şekilde başarılı olmuştu.
Fakat hala sorumuz ortada durmaktadır. Nasıl görürüz ?
Her ne kadar Darwin dünyanın genelini, modern gözün tedricen birikimli olarak gelişen basitçe bir yapıdan oluşturulabileceği hususunda ikna etmede başarılı olmuşsa da, bu tek hücreli ışığa duyarlı yapının nasıl olup ta bunu gerçekleştirdiği açıklamaya çalışmamıştır bile.
Konu gözün nihai karmaşık yapısına geldiğinde Darwin bunu düşünmemeyi yeğlemişti. Bir sinirin nasıl olup ta ışığa duyarlı hale geldiği bizi hayatın kendisinin nasıl oluştuğu sorusundan çok daha az ilgilendirmektedir. (1) Darwin’in bu soruya cevap vermeyişinin mükemmel bir nedeni vardı.19.yüzyıl bilimi, konunun vardığı yeri inceleyecek durumda değildi. Gözün nasıl işlediği sorusu-bir fotonun ışık demetinin retinaya düşmesi-en basit olarak o zamanda yanıtlayamazdı. Hayvan kasları nasıl harekete neden olur? Fotosentez nasıl işler? Enerji nasıl yiyeceklerden temin edilir? İnsan bedeni hastalıklara karşı nasıl savaşmaktaydı? O zamanlar kimse bunları bilmiyordu.
Kalvinizm
İnsan zihninin karakteristik yapısı olarak şimdilerde gözükmektedir ki, bir sürecin mekanizmalarının bilgisinden yoksun olunduğunda insan zihni, rahatlıkla, işlemeyen, etkisiz yapı basamaklarının, kusursuzca işleyen yapılara dönüşebileceğini hayal edecektir. Buna en güzel örnek komedi dizisi Kalvin ve Hobbes’tir. Kalvin yakın arkadaşı Hobbes ile beraber küçük bir kutunun içersine atlayarak zamanda yolculuk yapan yâda oyuncak bir silah yardımıyla kendilerini çeşitli hayvan şekillerine dönüştüren yâda bir çoğaltıcı kullanarak kendi kopyalarını üretip dünyasal kuvvetler olan anne ve öğretmenlerinle uğrasan macera tutkunu küçük bir oğlandır. Kalvin gibi küçük bir çocuk çok kolaylıkla bir kutunun bir boeing uçağı gibi uçabileceğini hayal edebilir, çünkü Kalvin’in uçağın nasıl çalıştığı ile ilgili bir bilgisi yoktur.
Kompleks değişikliklerin nesiller içersinde kendiliğinden oluştuğu inancı biyoloji dünyasının Kalvin benzeri bir rüyasıdır. Doğal süreçte karmaşık gelişimlerin kendiliğinden oluştuğunu öne süren evrim teorisinin belli baslı savunucularında biride 19.yüzyıl ortalarına değin Ernest Haeckel olmuştur. Kendisi Darwinin büyük hayranlarından ve teorisinin gönüllü savunucularından biriydi.19.yüzyıl mikroskoplarının sağladığı kısıtlı görüş, Haeckel’i bir insan hücresinin “karbon çorbasından oluşmuş küçük bir lamba” olduğuna inandırmıştı,(2)Yani bir çeşit mikroskobik jel. Böylece Haeckel’e, bu tip basit bir yasamın rahatlıkla cansız materyallerden oluşturulabileceğini mantıklı görmüştü.1859’da, yani Türlerin Kökeni’nin yayın tarihinde, bir deniz kâşifi olan, H.M.S Cyclops, deniz tabanında garip görünümlü az miktarda çamur çıkardı. Sonuç olarak Haeckel çamuru incelemek üzere geldi. Bu çamuru incelediğinde, içersinde bazı hücre yapılarını bulacağını düşünmüştü.
Heyecanla bu çamuru Thomas Henry Huxley dikkatine sundu, Sir Huxley de bizzat Darwinin büyük dostu ve hayranıydı. Huxley’in bizzat kendiside şuna inandı ki, bu çamur Urschleim (bu protoplazmadır) yapısıydı, hayatın kendisinden oluştuğu şeydi ve Huxley bu çamura Bathybius Haeckelii ismini verdi.
Çamur büyümedi! Takip eden yıllarda, gelişen yeni biyokimyasal teknikler ve mikroskoplarla, hücrenin karmaşıklığı açığa çıkarıldı. Bu basit karbon yığınının, binlerce farklı molekül çeşidi, protein ve nükleik asidler, birçok hücre altı yapıya, belirli görevler için özelleşmiş parçalar ve aşırı derecede karmaşık bir mühendisliğe sahip olduğu gözlemlendi. Bizim zamanımızın perspektifinden bakılınca, Bathybius Haeckelii’nin hikâyesi aptalca ve gerçektende can sıkıcı görünür. Ama öyle olmamalı, Haeckel ve Huxley doğal olarak bu hikâyeye inanıyorlardı, tıpkı Kalvin gibi: Hücrenin bu karmaşıklığından haberdar olmadıkları için bu hücrenin zaman içinde basit bir çamurdan oluşabileceği onlara inanması kolay bir hikâye olarak gelmişti.
Darwinizmin tarihi boyunca, buna benzer sayısız örnek vardı. Bu genelde bilimsel bir bulmacanın o zamanın bilimsel yetisi ve bilgisinin üzerinde olmasında kaynaklanır. Bilimde, bir makine, bir yapı yâda sürecin bir eylem yapması fakat bunu gerçekleştiren mekanizmaların bilinmemesinden ötürü “Kara Kutu “adlı garip bir terim vardır. Darwinin zamanında hemen hemen tüm biyoloji bir kara kutuydu, sadece hücre yâda göz değil sindirim ve bağışıklık sistemleri gibi birçok konuda böyleydi Çünkü nihai olarak hiç kimse biyolojik sürecin nasıl oluştuğunu açıklayabilecek durumda değildi.
Yeni Darwinci Hareketin önderlerinden olan ünlü tarihçi ve biyolog Ernst Mayr bu gerçeğe şu şekilde değinmiştir. (3)
‘‘Herhangi bir bilimsel devrim tüm çeşitleriyle Kara Kutuları kabul etmek zorundadır, bunun için eğer birileri tüm kara kutuların açılmasına kadar beklemek zorundaysa, bu kişinin zihinsel gelişmeler göstermesi asla mümkün olamayacaktır.’’
Bu doğrudur. Fakat daha önceki günlerde tüm kara kutular nihayet açıldığında bilim ve bazen de tüm dünya değişmeye başlamıştı. Biyoloji Darwin’in ileri sürdüğü modele kıyasla olağanüstü gelişme gösterdi. Şimdi Darwin’in kabul ettiği Kara Kutular teker teker açıldı ve dünya görüşümüzde temelinden sarsıldı.
Proteinler
Hayatın moleküler temelini anlamak için, protein adı verilen şeylerin nasıl çalıştığını anlamak zorunludur. Her ne kadar çoğu kişi “proteinlerin” yenilecek bir şey olarak düşünse de, proteinler vücuda (hayvan ve bitki proteinleri olarak) değişik amaçlarla hizmet ederler. Proteinler, esasen yaşayan dokuların makineleri olarak gerekli yapıları inşa eder ve hayat için zorunlu olan kimyasal reaksiyonları gerçekleştirirler. Örneğin, şekerin biyolojik olarak kullanılabilecek yapıya dönüştürülebilmesi için gerekli birçok basamak “Hexokinase” adlı bir proteince yapılır. Deri, ‘‘Collagen’’ adı verilen proteinden yüksek miktarda içermektedir. Işık gözünüzde retinaya düştüğünde ‘‘Rhadopsin’’ adlı proteinle ilişkiye geçer. Burada ki kısıtlı sayıdaki örnekte görüldüğü gibi proteinler birçok farklı işlevi gerçekleştirirler. Bununla beraber, genelde yukarıda verilen her bir protein bir yâda birkaç işlevi gerçekleştirebilir: Ama Rhadopsin deri üretmede kullanılamayacağı gibi Collagen de ışık ile ilgili isleri gerçekleştiremez. Bu yüzden tipik bir hücrede binlerce ve binlerce değişik yapıda ve sayıda hayat için gerekli birbirinden farklı birçok görevi yerine getiren protein bulunur. Tıpkı bir marangozun çeşitli marangozluk işleri için kendisine gerekli değişik aletlere sahip olması gibi.
Bu çok yönlü alet edevatın görünümü nasıl? Proteinlerin temel yapısı oldukça basittir. Proteinler, amino asit adı verilen alt yapıların birbirine bağlanmasıyla oluşur. Her ne kadar protein zinciri 50 ile 100 amino asit bağlantısıyla oluşabilse de, her pozisyon yirmi değişik amino grup asitten birini içerebilir. Bu şekilde proteinler kelimeler çok benzer, Kelimeler çeşitli uzunluklara sadece 26 harfin oluşturduğu harfleri kullanarak ulaşabilir. Şimdi bir protein, yumuşak bir zincir gibi yüzemez, bunun yerine oldukça farklı türdeki proteinler için tamamıyla değişik belirli yapılar oluşturur. İki farklı amino asid dizilimi yani iki farklı proteinden 3–8 inç arası birbirlerinden farklı ve ayrı olarak özelleşmiş zincir şeklinde yapılar oluşabilir. Aynen ev araç gereçleri gibi, eğer proteinlerin şekillerinde belirgin kırılmalar
Nasıl görürüz? 19.yüzyılda, dış dünyanın bizlere tam bir resmini sunan gözün hassas yapısı, onlarla haşır neşir olan herkesi hayran bırakıyordu ve gözün anatomisi üzerine detaylı bir bilgiye sahip olunmuştu. 19.yüzyılda bilim insanları, şunu kesinlikle doğru olarak gözlemlemişlerdi; eğer, bir insan gözünün birçok mekanizmasından herhangi birisini çok talihsizce yitirirse, örneğin bu lensler, iris yâda oraküler kaslardan biri olabilir, kaçınılmaz sonuç, görme yetisinin ciddi bir şekilde kaybı yâda tamamen körlüktür. Böylece gözün sadece bütünüyle eksiksiz olduğunda işlevini gerçekleştirebileceği sonucuna varılmıştır.
Charles Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında da “karmaşık ve aşırı mükemmel organlar” adlı bölümünde göz problemini ele alarak doğal seçilimle oluşan kendi evrim teorisine gelebilecek olası itirazların farkına varmaktaydı. Şunun da farkına varmıştır ki, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organın parçalarından birisi bile bir nesilde birdenbire ortaya çıksaydı, tamamen mucizeye eşdeğer bir olay olurdu. Bir şekilde Darwinci evrimin ikna edici olabilmesi için, karmaşık organlar hakkında giderek artan bilgileri halkın gözü önünde ortaya konmadan, kaldırılmak zorunda kaldı.
Darwin evrimin gözün oluşturulmasında kullanmış olabileceğini düşündüğü gerçek yolları tanımlayarak teorisini anlatmamıştı. Daha ziyade birçok hayvanın farklı göz yapısına sahip olduğu ve bunların tek hücreli ışığa duyarlı yapılardan karmaşık omurgalı kamera göze değin insan gözünün oluşumda ara formlar olarak yer aldığını önererek, dâhice bir şekilde teorisini savunmada hayranlık uyandırıcı bir şekilde başarılı olmuştu.
Fakat hala sorumuz ortada durmaktadır. Nasıl görürüz ?
Her ne kadar Darwin dünyanın genelini, modern gözün tedricen birikimli olarak gelişen basitçe bir yapıdan oluşturulabileceği hususunda ikna etmede başarılı olmuşsa da, bu tek hücreli ışığa duyarlı yapının nasıl olup ta bunu gerçekleştirdiği açıklamaya çalışmamıştır bile.
Konu gözün nihai karmaşık yapısına geldiğinde Darwin bunu düşünmemeyi yeğlemişti. Bir sinirin nasıl olup ta ışığa duyarlı hale geldiği bizi hayatın kendisinin nasıl oluştuğu sorusundan çok daha az ilgilendirmektedir. (1) Darwin’in bu soruya cevap vermeyişinin mükemmel bir nedeni vardı.19.yüzyıl bilimi, konunun vardığı yeri inceleyecek durumda değildi. Gözün nasıl işlediği sorusu-bir fotonun ışık demetinin retinaya düşmesi-en basit olarak o zamanda yanıtlayamazdı. Hayvan kasları nasıl harekete neden olur? Fotosentez nasıl işler? Enerji nasıl yiyeceklerden temin edilir? İnsan bedeni hastalıklara karşı nasıl savaşmaktaydı? O zamanlar kimse bunları bilmiyordu.
Kalvinizm
İnsan zihninin karakteristik yapısı olarak şimdilerde gözükmektedir ki, bir sürecin mekanizmalarının bilgisinden yoksun olunduğunda insan zihni, rahatlıkla, işlemeyen, etkisiz yapı basamaklarının, kusursuzca işleyen yapılara dönüşebileceğini hayal edecektir. Buna en güzel örnek komedi dizisi Kalvin ve Hobbes’tir. Kalvin yakın arkadaşı Hobbes ile beraber küçük bir kutunun içersine atlayarak zamanda yolculuk yapan yâda oyuncak bir silah yardımıyla kendilerini çeşitli hayvan şekillerine dönüştüren yâda bir çoğaltıcı kullanarak kendi kopyalarını üretip dünyasal kuvvetler olan anne ve öğretmenlerinle uğrasan macera tutkunu küçük bir oğlandır. Kalvin gibi küçük bir çocuk çok kolaylıkla bir kutunun bir boeing uçağı gibi uçabileceğini hayal edebilir, çünkü Kalvin’in uçağın nasıl çalıştığı ile ilgili bir bilgisi yoktur.
Kompleks değişikliklerin nesiller içersinde kendiliğinden oluştuğu inancı biyoloji dünyasının Kalvin benzeri bir rüyasıdır. Doğal süreçte karmaşık gelişimlerin kendiliğinden oluştuğunu öne süren evrim teorisinin belli baslı savunucularında biride 19.yüzyıl ortalarına değin Ernest Haeckel olmuştur. Kendisi Darwinin büyük hayranlarından ve teorisinin gönüllü savunucularından biriydi.19.yüzyıl mikroskoplarının sağladığı kısıtlı görüş, Haeckel’i bir insan hücresinin “karbon çorbasından oluşmuş küçük bir lamba” olduğuna inandırmıştı,(2)Yani bir çeşit mikroskobik jel. Böylece Haeckel’e, bu tip basit bir yasamın rahatlıkla cansız materyallerden oluşturulabileceğini mantıklı görmüştü.1859’da, yani Türlerin Kökeni’nin yayın tarihinde, bir deniz kâşifi olan, H.M.S Cyclops, deniz tabanında garip görünümlü az miktarda çamur çıkardı. Sonuç olarak Haeckel çamuru incelemek üzere geldi. Bu çamuru incelediğinde, içersinde bazı hücre yapılarını bulacağını düşünmüştü.
Heyecanla bu çamuru Thomas Henry Huxley dikkatine sundu, Sir Huxley de bizzat Darwinin büyük dostu ve hayranıydı. Huxley’in bizzat kendiside şuna inandı ki, bu çamur Urschleim (bu protoplazmadır) yapısıydı, hayatın kendisinden oluştuğu şeydi ve Huxley bu çamura Bathybius Haeckelii ismini verdi.
Çamur büyümedi! Takip eden yıllarda, gelişen yeni biyokimyasal teknikler ve mikroskoplarla, hücrenin karmaşıklığı açığa çıkarıldı. Bu basit karbon yığınının, binlerce farklı molekül çeşidi, protein ve nükleik asidler, birçok hücre altı yapıya, belirli görevler için özelleşmiş parçalar ve aşırı derecede karmaşık bir mühendisliğe sahip olduğu gözlemlendi. Bizim zamanımızın perspektifinden bakılınca, Bathybius Haeckelii’nin hikâyesi aptalca ve gerçektende can sıkıcı görünür. Ama öyle olmamalı, Haeckel ve Huxley doğal olarak bu hikâyeye inanıyorlardı, tıpkı Kalvin gibi: Hücrenin bu karmaşıklığından haberdar olmadıkları için bu hücrenin zaman içinde basit bir çamurdan oluşabileceği onlara inanması kolay bir hikâye olarak gelmişti.
Darwinizmin tarihi boyunca, buna benzer sayısız örnek vardı. Bu genelde bilimsel bir bulmacanın o zamanın bilimsel yetisi ve bilgisinin üzerinde olmasında kaynaklanır. Bilimde, bir makine, bir yapı yâda sürecin bir eylem yapması fakat bunu gerçekleştiren mekanizmaların bilinmemesinden ötürü “Kara Kutu “adlı garip bir terim vardır. Darwinin zamanında hemen hemen tüm biyoloji bir kara kutuydu, sadece hücre yâda göz değil sindirim ve bağışıklık sistemleri gibi birçok konuda böyleydi Çünkü nihai olarak hiç kimse biyolojik sürecin nasıl oluştuğunu açıklayabilecek durumda değildi.
Yeni Darwinci Hareketin önderlerinden olan ünlü tarihçi ve biyolog Ernst Mayr bu gerçeğe şu şekilde değinmiştir. (3)
‘‘Herhangi bir bilimsel devrim tüm çeşitleriyle Kara Kutuları kabul etmek zorundadır, bunun için eğer birileri tüm kara kutuların açılmasına kadar beklemek zorundaysa, bu kişinin zihinsel gelişmeler göstermesi asla mümkün olamayacaktır.’’
Bu doğrudur. Fakat daha önceki günlerde tüm kara kutular nihayet açıldığında bilim ve bazen de tüm dünya değişmeye başlamıştı. Biyoloji Darwin’in ileri sürdüğü modele kıyasla olağanüstü gelişme gösterdi. Şimdi Darwin’in kabul ettiği Kara Kutular teker teker açıldı ve dünya görüşümüzde temelinden sarsıldı.
Proteinler
Hayatın moleküler temelini anlamak için, protein adı verilen şeylerin nasıl çalıştığını anlamak zorunludur. Her ne kadar çoğu kişi “proteinlerin” yenilecek bir şey olarak düşünse de, proteinler vücuda (hayvan ve bitki proteinleri olarak) değişik amaçlarla hizmet ederler. Proteinler, esasen yaşayan dokuların makineleri olarak gerekli yapıları inşa eder ve hayat için zorunlu olan kimyasal reaksiyonları gerçekleştirirler. Örneğin, şekerin biyolojik olarak kullanılabilecek yapıya dönüştürülebilmesi için gerekli birçok basamak “Hexokinase” adlı bir proteince yapılır. Deri, ‘‘Collagen’’ adı verilen proteinden yüksek miktarda içermektedir. Işık gözünüzde retinaya düştüğünde ‘‘Rhadopsin’’ adlı proteinle ilişkiye geçer. Burada ki kısıtlı sayıdaki örnekte görüldüğü gibi proteinler birçok farklı işlevi gerçekleştirirler. Bununla beraber, genelde yukarıda verilen her bir protein bir yâda birkaç işlevi gerçekleştirebilir: Ama Rhadopsin deri üretmede kullanılamayacağı gibi Collagen de ışık ile ilgili isleri gerçekleştiremez. Bu yüzden tipik bir hücrede binlerce ve binlerce değişik yapıda ve sayıda hayat için gerekli birbirinden farklı birçok görevi yerine getiren protein bulunur. Tıpkı bir marangozun çeşitli marangozluk işleri için kendisine gerekli değişik aletlere sahip olması gibi.
Bu çok yönlü alet edevatın görünümü nasıl? Proteinlerin temel yapısı oldukça basittir. Proteinler, amino asit adı verilen alt yapıların birbirine bağlanmasıyla oluşur. Her ne kadar protein zinciri 50 ile 100 amino asit bağlantısıyla oluşabilse de, her pozisyon yirmi değişik amino grup asitten birini içerebilir. Bu şekilde proteinler kelimeler çok benzer, Kelimeler çeşitli uzunluklara sadece 26 harfin oluşturduğu harfleri kullanarak ulaşabilir. Şimdi bir protein, yumuşak bir zincir gibi yüzemez, bunun yerine oldukça farklı türdeki proteinler için tamamıyla değişik belirli yapılar oluşturur. İki farklı amino asid dizilimi yani iki farklı proteinden 3–8 inç arası birbirlerinden farklı ve ayrı olarak özelleşmiş zincir şeklinde yapılar oluşabilir. Aynen ev araç gereçleri gibi, eğer proteinlerin şekillerinde belirgin kırılmalar
Akıllı Tasarım nedir
Sadece ‘tasarım’ ya da ‘tasarım tartışması’ olarak ta adlandırılan ‘tasarım teorisi’, doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür. Bu görüş aslında uzun zamandır vardır. Kökeni antik çağa kadar dayanan tasarım teorisinin en bilinen modeli, 1802’de “saatçi” tezini ileri süren teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir. Paley’in mantığı şudur:
“Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim… Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. (1)
Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü.” (2)
Bu mantıktan yola çıkarak Paley, doğadaki canlı cansız pek çok varlık için de aynı sonuca varılabileceğini ileri sürmüş örnek olarak ta ‘gözü’ göstermiştir. Bu örneğe göre; nasıl ki bir saatin her parçası zamanı göstermek amacıyla bilinçli bir biçimde ayarlanmışsa, gözün de her parçası görmeyi sağlamak amacıyla kusursuzca ayarlanmıştır. Bu örnekle Paley, her iki durumda da bilinçli bir tasarımın izlerini kolaylıkla fark edebileceğimizi göstermek istemiştir.
Paley’in bu oldukça yerinde görüşü on yıllardır pek çok düşünürü etkilemiş olmasına rağmen, doğadaki ince tasarımı açıklayabilmek için yeterli düzeyde değildi. Çünkü böyle bir tasarımın varlığını açıklayabilmek varlıkların var olma amaçlarını kavrayabilmek gibi oldukça güç kriterlere bağlıydı. Bunun yanı sıra, Paley ve diğer ‘doğal teologlar’ doğadaki gerçeklerden yola çıkarak akıl ve merhamet sahibi bir tanrının var olduğunu göstermeyi denemişlerdi.
Tüm bunlar tasarımı, Charles Darwin evrim teorisini ileri sürdüğünde onun için basit bir hedef haline getirdi. Paley, doğada hassas bir ayar olduğunu ve var olan her şeyin iyi bir niyetle bilinçli olarak tasarlandığını ve bu durumun da bir yaratıcıya işaret ettiğini ileri sürerken, Darwin, doğadaki her şeyin kusurlu olduğunu, doğada bir çatışmanın ve vahşiliğin hüküm sürdüğünü ileri sürdü. Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.
Darwin teorisi git gide başarısını ve etkinliğini arttırıp yaygınlaşırken, tasarım teorisi de biyolojiden tümüyle soyutlandı. Bununla birlikte, 1980’lerden beri biyoloji alanındaki gelişmeler günümüz bilim adamlarını, Darwin teorisinin organizmanın büsbütün karmaşık yapısını açıklamakta artık yetersiz kaldığı konusunda ikna etmiştir. Böylece, kimyacılardan, biyologlardan, matematikçilerde, fizikçilerden, filozoflardan vs oluşan büyük bir bilim adamı topluluğu tasarım teorisi üzerinde önemle yeniden durmaya başlamıştır. Bunun üzerine bilim adamları, bir önceki modelinin eksikliklerini artık taşımayan daha kapsamlı yeni bir tasarım teorisi geliştirmişlerdir.
Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık, anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. (3)
ARN Tavsiyeleri
Akıllı Tasarımla ilgili daha fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz:
Intelligent Design: The Bridge Between Science and Theology. William A. Dembski
Mere Creation: Science, Faith, & Intelligent Design edited by William A. Dembski
Rhetoric & Public Affairs Special Issue on Intelligent Design. John Angus Cambell, ed.
For those who are interested in the problem of pain and the role it played in Darwin’s life and work, see:
Darwin’s God: Evolution and the Problem of Evil. Cornelius G. Hunter
“Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim… Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. (1)
Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü.” (2)
Bu mantıktan yola çıkarak Paley, doğadaki canlı cansız pek çok varlık için de aynı sonuca varılabileceğini ileri sürmüş örnek olarak ta ‘gözü’ göstermiştir. Bu örneğe göre; nasıl ki bir saatin her parçası zamanı göstermek amacıyla bilinçli bir biçimde ayarlanmışsa, gözün de her parçası görmeyi sağlamak amacıyla kusursuzca ayarlanmıştır. Bu örnekle Paley, her iki durumda da bilinçli bir tasarımın izlerini kolaylıkla fark edebileceğimizi göstermek istemiştir.
Paley’in bu oldukça yerinde görüşü on yıllardır pek çok düşünürü etkilemiş olmasına rağmen, doğadaki ince tasarımı açıklayabilmek için yeterli düzeyde değildi. Çünkü böyle bir tasarımın varlığını açıklayabilmek varlıkların var olma amaçlarını kavrayabilmek gibi oldukça güç kriterlere bağlıydı. Bunun yanı sıra, Paley ve diğer ‘doğal teologlar’ doğadaki gerçeklerden yola çıkarak akıl ve merhamet sahibi bir tanrının var olduğunu göstermeyi denemişlerdi.
Tüm bunlar tasarımı, Charles Darwin evrim teorisini ileri sürdüğünde onun için basit bir hedef haline getirdi. Paley, doğada hassas bir ayar olduğunu ve var olan her şeyin iyi bir niyetle bilinçli olarak tasarlandığını ve bu durumun da bir yaratıcıya işaret ettiğini ileri sürerken, Darwin, doğadaki her şeyin kusurlu olduğunu, doğada bir çatışmanın ve vahşiliğin hüküm sürdüğünü ileri sürdü. Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.
Darwin teorisi git gide başarısını ve etkinliğini arttırıp yaygınlaşırken, tasarım teorisi de biyolojiden tümüyle soyutlandı. Bununla birlikte, 1980’lerden beri biyoloji alanındaki gelişmeler günümüz bilim adamlarını, Darwin teorisinin organizmanın büsbütün karmaşık yapısını açıklamakta artık yetersiz kaldığı konusunda ikna etmiştir. Böylece, kimyacılardan, biyologlardan, matematikçilerde, fizikçilerden, filozoflardan vs oluşan büyük bir bilim adamı topluluğu tasarım teorisi üzerinde önemle yeniden durmaya başlamıştır. Bunun üzerine bilim adamları, bir önceki modelinin eksikliklerini artık taşımayan daha kapsamlı yeni bir tasarım teorisi geliştirmişlerdir.
Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık, anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. (3)
ARN Tavsiyeleri
Akıllı Tasarımla ilgili daha fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz:
Intelligent Design: The Bridge Between Science and Theology. William A. Dembski
Mere Creation: Science, Faith, & Intelligent Design edited by William A. Dembski
Rhetoric & Public Affairs Special Issue on Intelligent Design. John Angus Cambell, ed.
For those who are interested in the problem of pain and the role it played in Darwin’s life and work, see:
Darwin’s God: Evolution and the Problem of Evil. Cornelius G. Hunter
bilim ve tasarım
Galileo ve Newton’un fizik öğretileri Aristo’nun fiziğiinin yerini aldığında bilim adamları dünyayı onları deterministlik doğa kanunlarıyla açıklamaya çalışıyorlardı. Bohr ve Heizinberg’in kuantum fiziği Galileo ve Newton’un fiziğinin yerini alınca da bilim adamları kendi deterministlik doğa kanunlarının kâinatımızın açıklanması hususunda olasılık etmeninin de dikkate alınması gerektiğinin farkına vardılar. Olasılık ve zorunluluk, Jacqus Monat tarafından popüler kılınan bilimsel açıklamanın sınırlarını oluşturmada kullanılan iki kavramdır.
Bugün hâlbuki olasılık ve zorunluluğunun tüm bilimsel fenomenin değerlendirilmesinde ne kadar değersiz olduğu kanıtlanmıştır. Kesin olarak karşı konulan teolojilere çağrışımda bulunmadan geçmişin aydınları ,akıllı tasarım adında üçüncü bir açıklamanın gerektiğini görebiliyorlardı. Olasılık, zorunluluk ve tasarım 3 ayrı açıklama biçimi olarak bilimsel fenomenin tamamıyla ortaya çıkmasında gereklidir.
Ne yazık ki akıllı tasarımı bunların dışında bırakan tüm bilim adamları aslında bunu göremeyerek bilimi kısırlaştırdıklarını bilmemektedirler. Richard Dawkins “Kör Saatçi’’ adlı kitabının başında, “biyoloji belli bir amaç için tasarlanmış izlenimini veren karmaşık canlıların bilimidir” demektedir. Bu türden itiraflar biyolojik literatür içinde sıkça yer alır. Francis Krick’in “Delinin takip ettiği“adlı eserinde (kendisi D.N.A yapısını yeniden keşfederek Nobel Ödülü almıştır.) öyle yazar “biyologlar kesinlikle şunu unutmamalıdırlar ki gördüklerinin aksine evrimleşmiştir.”
Biyoloji dünyası doğada görülen apaçık tasarımın Darwin’in doğal seçilim ve rastlantısal mutasyon mekanizmalarınca gerçekleştiğini düşünmek ister. Burada takdir edilecek nokta, ne olursa olsun doğadaki apaçık tasarımın da hesaba katılmasıdır. Biyologlar bu sayede kendilerinin gerçek tasarıma karşı, bilimsel bir argüman ortaya çıkardıklarını kabul ediyorlar. Bu çok önemlidir. Çünkü bilimsel bir iddianın bilimsel olarak geçersiz kılınması için o iddianın içersinde doğru olma olasılığının bulunmaması gereklidir. Bilimsel inkâr iki ucu keskin bir kılıçtır. Bilimsel olarak inkâr edilen iddialar yanlış olabilirler. Ama zorunlu olarak yanlış olamazlar. Yani öyle görülmek istendikleri için yanlış kabul edilemez görmezden gelinemezler. Bu önerimi anlamak için eğer mikroskobik incelemede tüm canlı hücrelerinde “Rab tarafından yapıldı.” ibaresi kazınmış olsaydı ne olacağımı düşünün. Elbette hücrelerin üzerinde böyle bir ifade bulunmaz. Ama bu konumuz değil. Burada önemli nokta bir mikroskopla bakıncaya değin bunu bilemeyecek olmamızdır.Eğer üzerlerine belli bir şekilde ibare kazınmışsa , bir bilim adamı olarak hücreleri gerçekten Rab tarafından yapıldığını söyleyebilecek olmasıdır. Bundan dolayı akıllı tasarıma inanmayanlar,ortaya veriler ışığı altında çıkan gerçek buysa, doğruluk adına gördüklerini söyleyebilmelidirler.
Biyolojide tasarımın geçerli bir seçenek olduğunu kabul etmektedir. Aslında tasarıma karşı önyargılı ve de felsefi olarak temelsiz yasaklamalar kolayca alt edilmiştir. Nitekim bir kere tasarımın bilimden dışlanamayacağını kabul ettiğimizde, zor bir soru hala ortadadır. Niçin tasarımı bilimin içinde kabul etmek isteyelim? Bu soruyu yanıtlamak için soru etrafında dolanarak bir daha soralım. Niçin tasarımı bilimin içinde kabul etmek istemiyoruz? Bilinçli bir etken tarafından icra edilen tasarım fikrinde yanlış olan ne?
Kesinlikle, tasarımla ilişkilendirebileceğimiz birçok günlük olay vardır. Hatta çalışma hayatımızda kaza yâda rastlantıyı tasarımdan ayırmak çok gereklidir. Genellikle şu tür sorulara cevap ararız “Düştüm mü yoksa itildim mi? Birisi kazayla mı öldü yoksa cinayete mi? kurban gitti? Bu şarkı bestecinin kendi ürünü mü yoksa çalıntı mı? Birileri borsada çok mu?Şanslı mı yoksa içeriden tüyo mu alıyor?”
Sadece bu tip sorulara cevap aramayız fakat bütün endüstriler rastlantı ve tasarım arasındaki farkı çizebilme üzerine kurulmuştur. Bunlara ses bilimi, mal kanunu, sigorta şirketlerinin araştırma talepleri ve şifreleme gibi daha nicelerini ekleyebilirsiniz. Bilim de kendisini güvenilir tutabilmek için bu ayrıma ihtiyaç duyar. 1998’in haziran ayında Science dergisinde yer alan bir makalenin 1979 yılında ki bir Alman dergisinde yer alan bir dergide bulunması bilimin kendi içinde aşırma ve karalamanın kabul edilenin çok daha üzerinde olduğunu ortaya koymuştur. Bizi bu tür ayıplardan koruyacak olan onları tanımlama yetimizdir.
Eğer tasarım bilimin dışında açıkça tanımlanabilir ve eğer tanımlanabilirliği bir bilim adamının güvenirliği için anahtar etken ise, niçin tasarım bilim içeriğinin dışında tutulmak isteniyor? Niçin Dawkins ve Krick kendilerini, gördüğümüz şeylerin tasarlanmış gibi gözükse de aslında tasarlanmadığını söyleme zorunluluğunda hissediyorlar? Niçin bilim adamları tasarlanmış nesneler üzerinde çalışamıyorlar? Biyoloji dünyasının bu sorulara verdiği cevap tasarımın top yekûn reddidir. Endişe şudur ki, doğal nesneler için (insan yapımı olana zıt olarak) tasarlanmış ve tasarlanmamış ayrımını yapmak oldukça güçtür. Darwin’in türlerin kökeni adlı eserindeki şu uyarısını ele alın “Birçok seçkin doğa bilimci, geçte olsa yayımladıkları kararlarında, her cins içinde dallanmış türlerin çokluğunun asıl türler olmadığını türlerin bağımsız olarak oluşturulduğunu söyler ama hangilerinin yaratıldığını, hangilerinin ikincil doğa yasalarıyla üretildiğini es geçerler. Bu doğa bilimciler varyasyonu yaşamı oluşturan gerçek neden olarak kabul ederken diğer bir konuda evrimi iki durum arasında hiçbir durum bulunmaksızın keyfi olarak ret edebiliyorlar.” (Aynısını ironikte olsa bugün Darwinciler yapmakta) .Biyologlar tasarıma dair bir şeyi ilişkilendirmekten çekiniyorlar daha sonrada bilim içinde yukarıda bahsedilen zorunlu keyfilik üzerinde bilinçli tasarımın gerçek, somut bir bilimsel açıklama olarak kullanamıyorlar. (kendilerini gizlemek zorunda kalıyorlar çünkü bugün evrim bir bilimsel açıklama değil tartışılmaz bir dogma olmuştur ne yazık ki)
Geçmişte doğrulansa bile bu endişe artık savunulabilir değildir. Artık elimizde sağlam kriterler vardır. Karmaşıklık-Özelleşme; bunlar bilinçli tasarlanmış nesneleri bilinçsiz olarak oluşmuş nesnelerden ayırmak için kullanılmaktadır. Birçok özel bilim hale hazırda teori öncesi durumda bile bu kriterleri kullanır. (Örneğin ses tanıma bilimi, yapay zekâ çalışmaları,şifreleme bilimi, arkeoloji ve dünya dışı zekâ araştırmaları)
Bilim felsefesinde olasılık teoremindeki en büyük gelişme bu kriterin ayrışması ve sağlam temeller üzerine oturtulması olmuştur. Michael Behe’nin indirgenemez karmaşıklık kriteri biyokimyasal sistemlerin kendilerine has bir karmaşıklığa ve özelleşmeye sahip olduğunu göstermek üzere bilinçli tasarımı tanımlamak üzere oluşturulmuştur. (Behe’nin kitabı Darwin’in Kara Kutusu Free Pres 1996)
Bugün hâlbuki olasılık ve zorunluluğunun tüm bilimsel fenomenin değerlendirilmesinde ne kadar değersiz olduğu kanıtlanmıştır. Kesin olarak karşı konulan teolojilere çağrışımda bulunmadan geçmişin aydınları ,akıllı tasarım adında üçüncü bir açıklamanın gerektiğini görebiliyorlardı. Olasılık, zorunluluk ve tasarım 3 ayrı açıklama biçimi olarak bilimsel fenomenin tamamıyla ortaya çıkmasında gereklidir.
Ne yazık ki akıllı tasarımı bunların dışında bırakan tüm bilim adamları aslında bunu göremeyerek bilimi kısırlaştırdıklarını bilmemektedirler. Richard Dawkins “Kör Saatçi’’ adlı kitabının başında, “biyoloji belli bir amaç için tasarlanmış izlenimini veren karmaşık canlıların bilimidir” demektedir. Bu türden itiraflar biyolojik literatür içinde sıkça yer alır. Francis Krick’in “Delinin takip ettiği“adlı eserinde (kendisi D.N.A yapısını yeniden keşfederek Nobel Ödülü almıştır.) öyle yazar “biyologlar kesinlikle şunu unutmamalıdırlar ki gördüklerinin aksine evrimleşmiştir.”
Biyoloji dünyası doğada görülen apaçık tasarımın Darwin’in doğal seçilim ve rastlantısal mutasyon mekanizmalarınca gerçekleştiğini düşünmek ister. Burada takdir edilecek nokta, ne olursa olsun doğadaki apaçık tasarımın da hesaba katılmasıdır. Biyologlar bu sayede kendilerinin gerçek tasarıma karşı, bilimsel bir argüman ortaya çıkardıklarını kabul ediyorlar. Bu çok önemlidir. Çünkü bilimsel bir iddianın bilimsel olarak geçersiz kılınması için o iddianın içersinde doğru olma olasılığının bulunmaması gereklidir. Bilimsel inkâr iki ucu keskin bir kılıçtır. Bilimsel olarak inkâr edilen iddialar yanlış olabilirler. Ama zorunlu olarak yanlış olamazlar. Yani öyle görülmek istendikleri için yanlış kabul edilemez görmezden gelinemezler. Bu önerimi anlamak için eğer mikroskobik incelemede tüm canlı hücrelerinde “Rab tarafından yapıldı.” ibaresi kazınmış olsaydı ne olacağımı düşünün. Elbette hücrelerin üzerinde böyle bir ifade bulunmaz. Ama bu konumuz değil. Burada önemli nokta bir mikroskopla bakıncaya değin bunu bilemeyecek olmamızdır.Eğer üzerlerine belli bir şekilde ibare kazınmışsa , bir bilim adamı olarak hücreleri gerçekten Rab tarafından yapıldığını söyleyebilecek olmasıdır. Bundan dolayı akıllı tasarıma inanmayanlar,ortaya veriler ışığı altında çıkan gerçek buysa, doğruluk adına gördüklerini söyleyebilmelidirler.
Biyolojide tasarımın geçerli bir seçenek olduğunu kabul etmektedir. Aslında tasarıma karşı önyargılı ve de felsefi olarak temelsiz yasaklamalar kolayca alt edilmiştir. Nitekim bir kere tasarımın bilimden dışlanamayacağını kabul ettiğimizde, zor bir soru hala ortadadır. Niçin tasarımı bilimin içinde kabul etmek isteyelim? Bu soruyu yanıtlamak için soru etrafında dolanarak bir daha soralım. Niçin tasarımı bilimin içinde kabul etmek istemiyoruz? Bilinçli bir etken tarafından icra edilen tasarım fikrinde yanlış olan ne?
Kesinlikle, tasarımla ilişkilendirebileceğimiz birçok günlük olay vardır. Hatta çalışma hayatımızda kaza yâda rastlantıyı tasarımdan ayırmak çok gereklidir. Genellikle şu tür sorulara cevap ararız “Düştüm mü yoksa itildim mi? Birisi kazayla mı öldü yoksa cinayete mi? kurban gitti? Bu şarkı bestecinin kendi ürünü mü yoksa çalıntı mı? Birileri borsada çok mu?Şanslı mı yoksa içeriden tüyo mu alıyor?”
Sadece bu tip sorulara cevap aramayız fakat bütün endüstriler rastlantı ve tasarım arasındaki farkı çizebilme üzerine kurulmuştur. Bunlara ses bilimi, mal kanunu, sigorta şirketlerinin araştırma talepleri ve şifreleme gibi daha nicelerini ekleyebilirsiniz. Bilim de kendisini güvenilir tutabilmek için bu ayrıma ihtiyaç duyar. 1998’in haziran ayında Science dergisinde yer alan bir makalenin 1979 yılında ki bir Alman dergisinde yer alan bir dergide bulunması bilimin kendi içinde aşırma ve karalamanın kabul edilenin çok daha üzerinde olduğunu ortaya koymuştur. Bizi bu tür ayıplardan koruyacak olan onları tanımlama yetimizdir.
Eğer tasarım bilimin dışında açıkça tanımlanabilir ve eğer tanımlanabilirliği bir bilim adamının güvenirliği için anahtar etken ise, niçin tasarım bilim içeriğinin dışında tutulmak isteniyor? Niçin Dawkins ve Krick kendilerini, gördüğümüz şeylerin tasarlanmış gibi gözükse de aslında tasarlanmadığını söyleme zorunluluğunda hissediyorlar? Niçin bilim adamları tasarlanmış nesneler üzerinde çalışamıyorlar? Biyoloji dünyasının bu sorulara verdiği cevap tasarımın top yekûn reddidir. Endişe şudur ki, doğal nesneler için (insan yapımı olana zıt olarak) tasarlanmış ve tasarlanmamış ayrımını yapmak oldukça güçtür. Darwin’in türlerin kökeni adlı eserindeki şu uyarısını ele alın “Birçok seçkin doğa bilimci, geçte olsa yayımladıkları kararlarında, her cins içinde dallanmış türlerin çokluğunun asıl türler olmadığını türlerin bağımsız olarak oluşturulduğunu söyler ama hangilerinin yaratıldığını, hangilerinin ikincil doğa yasalarıyla üretildiğini es geçerler. Bu doğa bilimciler varyasyonu yaşamı oluşturan gerçek neden olarak kabul ederken diğer bir konuda evrimi iki durum arasında hiçbir durum bulunmaksızın keyfi olarak ret edebiliyorlar.” (Aynısını ironikte olsa bugün Darwinciler yapmakta) .Biyologlar tasarıma dair bir şeyi ilişkilendirmekten çekiniyorlar daha sonrada bilim içinde yukarıda bahsedilen zorunlu keyfilik üzerinde bilinçli tasarımın gerçek, somut bir bilimsel açıklama olarak kullanamıyorlar. (kendilerini gizlemek zorunda kalıyorlar çünkü bugün evrim bir bilimsel açıklama değil tartışılmaz bir dogma olmuştur ne yazık ki)
Geçmişte doğrulansa bile bu endişe artık savunulabilir değildir. Artık elimizde sağlam kriterler vardır. Karmaşıklık-Özelleşme; bunlar bilinçli tasarlanmış nesneleri bilinçsiz olarak oluşmuş nesnelerden ayırmak için kullanılmaktadır. Birçok özel bilim hale hazırda teori öncesi durumda bile bu kriterleri kullanır. (Örneğin ses tanıma bilimi, yapay zekâ çalışmaları,şifreleme bilimi, arkeoloji ve dünya dışı zekâ araştırmaları)
Bilim felsefesinde olasılık teoremindeki en büyük gelişme bu kriterin ayrışması ve sağlam temeller üzerine oturtulması olmuştur. Michael Behe’nin indirgenemez karmaşıklık kriteri biyokimyasal sistemlerin kendilerine has bir karmaşıklığa ve özelleşmeye sahip olduğunu göstermek üzere bilinçli tasarımı tanımlamak üzere oluşturulmuştur. (Behe’nin kitabı Darwin’in Kara Kutusu Free Pres 1996)
GRAFİK TASARIM NEDİR?
Tasarım Nedir?
Design sözcüğü Latince kökenli 'designare'den türemiştir; anlamı 'bir şeye işaret etmektir'.
Etimolojik anlamda, uzakta olan bir şey işaret edilebilir; piktoral anlamda 'de-sign' birden fazla şeyin olduğu ortamda, yalnızca tek bir şeyi işaret edebilir.
Ruhani anlamda ise 'aklın gözü' betimlemesiyle; sözcüğün yoğun bir arınmadan geçtiği hissedilir.
Tasarlamak sözcüğü ile de; işaretlemek, iz bırakmak, not etmek, altını çizmek, damga vurmak, özgün olmak, biricik ve tek olmak, belirginleştirmek, ayrıştırmak eylemleri vurgulanır.
Grafik Tasarım en kısa tanımıyla, resmin stilize edilmiş halidir. Dolayısıyle desen bilgisi gerektirir. Grafik tasarımcısının grafik sanatları bilmesi yani sanatçı olması gerekir.
Sanat görsel ve fonatik olarak ikiye ayrılır. Müzik, şiir gibi sanatlara fonatik sanatlar denir. Resim, Heykel, Grafik Tasarım ve El Sanatları gibi sanatlara da görsel ya da plastik sanatlar denir. Bu nedenledir ki grafik eğitimi güzel sanatlar dallarının içerisinde bir sanat dalı olarak yerini almıştır.
Tasarım yapabilmek için sadece bilgisayar teknolojisini kullanabilmek yetmez. Grafik tasarımcısının desen gücünü, renk bilgisini ve yaratıcılığını teknolojiyle buluşturması gerekir. Bir elmayı stilize edebilmek için önce onun gerçek şekli üzerinde fikriniz olması gerekir yani önce elmanın kendisini resmedebilin ki o elmanın soyutlanmış halini ortaya çıkarabilin.
Bir çok kez kurum kimliği ile başlanılan tasarım yolculuğu logotype oluşturularak devam eder sonra bu simge her yerde kullanılır ve akıllarda yer etmesi sağlanır. Daha sonra bu logo kullanılarak kartvizit, antedli kağıt, zarf gibi kurum kimliğinin diğer parçaları tamamlanır. Afişler, el ilanları, dergi reklamları TV reklamları derken ürünün tanıtımı sağlanır. Dolayısıyle amblem logo tüm tanıtımların, reklamların olmazsa olmazıdır.
Amblemin üstlendiği görev, görüldüğü andan itibaren neye hizmet ettiğini anında hissettirebilmesidir ya da amacı bu hedefe ulaşmayı sağlamaktır. Bunun için amblem konusuyla da ilgili olmak üzere sade, dikkat çekici ilgili olduğu ürünü temsil eden, küçüldüğünde etkisini kaybetmeyen bir şekle büründürülmelidir.
Dünyada endüstriyel ürünlerin tasarımı ve markalaşma konusunda çok şiddetli bir mücadele sürerken ülkemizde, tasarıma önem vermeyen bir düşünce şekli ile uluslararası alandaki markalar savaşında var olmamızı beklemek cahilce bir beklentidir. Şehirlerimizde bizi sıkan sokaklardaki bir etken de gördüğümüz, yaşadığımız Mimari Tasarımın yanına uğramadığı inşaat kalfası ve müteahhit işi çirkin binalara ilave çirkin tabelalardır.
Tüm bunların sonucu olarak fonksiyonellik açısından ticari amacına tam ulaşmayan hem de estetik açıdan trilyonlarca lira çöpe atılmaktadır.
Firmanızın ulusal ve uluslararası alanda prestijinin yükselmesi, iş kalitemizin artmasında en önemli etken kurum kimliği çalışmasıdır.
Öneriler
Firmanızı taşıyan amblem ve logo’nuzu gözden geçiriniz.
Firmanızın imajını sürekli kılmak için yıllık cironuzdan reklam harcamaları için mutlaka bir pay ayırınız. Unutmayın ki reklam için ayırdığınız pay size katlanarak geri dönecektir.
Katolog ve broşürlerinizde kaliteli, doğru ışıkta ve özenle çekilmiş (yüksek çözünürlükte) fotoğrafları kullanınız ve bunları arşivinizde CD olarak saklayınız.
Matbaalarda eğitim almamış, tasarım bilgisi olmayan kişilere amblem ve logo’lar yaptırmayınız.
Kötü fotoğrafların basılmasına müsaade ederek kalitesiz ve bozuk mal sattığınızı ima edecek görüntülerin basılmasına izin vererek imajınızı zedelemeyiniz.
Aldığınız tekliflerde mutlaka kağıt, gramaj ve matbaa kalitesine göre teklifleri değerlendiriniz.
Asla acele iş yapmayınız, yaptırmayınız.
İşin zamanı konusunda bilgi alabileceğiniz yetkin bir kuruma ya da kişiye danışmadan ve opsiyonsuz iş zamanlaması yapmayınız. Bilgisiz kişiler işin imalatı aşamasında umursamadan size yanlış bilgi vereceği gibi ticari olarak sizi zor duruma da sokabilir.İşin yetişmemesinden dolayı para ve itibar kaybınıza, görev verdiğiniz elemanlarınızla çalışma hayatınızda huzursuzluğa neden olur.
Tasarım onayı için mutlaka maket baskı isteyiniz ve onaylayınız. Herhangi bir anlaşmazlık halinde provadaki iş kalitesini ve renk ayarını isteyiniz. Gelen provaları dikkatlice izleyiniz, metinleri birkaç kişi ile iyice okuyup düzeltmeleri yapınız. Unutmayın ki matbaalarda ihmal yüzünden defalarca aynı iş basılmakta, lüzumsuz kağıt, baskı ve emek israfına, ticari olarak iş kaybı ve taraflar arasında ciddi anlaşmazlıklara neden olmaktadır.
Firmanızın renklerini (Logo ve amblemdeki) ajansınızdan isteyeceğiniz Pantone katoloğundan renk kodlarınızı belirleyin ve her defasında renklerinizin değişmesine izin vermeyiniz.
(Pantone: Uluslararası baskı renk katoloğu)
Sözleşmesiz ve formsuz iş vermeyin, istekleriniz formunuzda kayıtlı olsun.
Ürün etiketlerinizde gerçekte olmayan ibarelere yer vermeyin. Matbaa operatörlerinin bunu koymasına izin vermeyiniz.
Ürünlerinizi tanınan markalar haline getirmeye çalışın ve piyasada yer edinmesi için ambalaj tasarımında özel illüstrasyon ya da çarpıcı fotoğrafları kullanınız.
Mümkünse firmanızın bir çizgi tipi olsun.
Kurumunuzun uzun vadede büyümesi ve yurt dışında da etkin olması için rakiplerinizin reklam ve tanıtım çalışmalarına benzer ya da daha üstün tanıtım çalışmaları yaptırınız ve yüksek iş kalitesine yaklaşınız.
Firmanın sektör yayınlarında yer almasına, basında ve televizyonda reklamlarla ve haber olarak yer almasına ve sponsorluk çalışmalarına yer veriniz.
Firmayı tanıtacak bir basın kiti (Firma tanıtım dosyası) oluşturunuz ve gerektiğinde bu tanıtım yazı ve fotoğrafları basına her an verilebilecek gibi hazır tutunuz.
CE İşareti Nedir?
CE İşareti, "Avrupa Normlarına Uygunluk" anlamına gelen "Conformité Européenne" sözcüklerinin baş harflerinden oluşur.
CE İşareti, Avrupa Birliği'nin, teknik mevzuat uyumu çerçevesinde 1985 yılında benimsediği Yeni Yaklaşım Politikası kapsamında hazırlanan Yeni Yaklaşım Direktifleri kapsamına giren ürünlerin bu direktiflere uygun olduğunu ve gerekli bütün uygunluk değerlendirme faaliyetlerinden geçtiğini gösteren bir "Birlik" işaretidir. CE İşareti, ürünlerin, amacına uygun kullanılması halinde insan can ve mal güvenliği, bitki ve hayvan varlığı ile çevreye zarar vermeyeceğini, diğer bir ifadeyle ürünün güvenli bir ürün olduğunu gösteren bir işarettir.
CE işareti kalite ile ilgili değildir, tüketiciye bir kalite güvencesi sağlamaz, yalnızca ürünün, asgari güvenlik koşullarına sahip olduğunu gösterir. CE İşareti taşıyan bir ürün, AB üyesi ülkeler arasında rahatça serbest dolaşıma girmekte; böylece işaret bir nevi "pasaport" işlevi de görmektedir.
CE işareti ürünün AB teknik mevzuatına uygunluğunu belirten resmi bir işarettir.
Design sözcüğü Latince kökenli 'designare'den türemiştir; anlamı 'bir şeye işaret etmektir'.
Etimolojik anlamda, uzakta olan bir şey işaret edilebilir; piktoral anlamda 'de-sign' birden fazla şeyin olduğu ortamda, yalnızca tek bir şeyi işaret edebilir.
Ruhani anlamda ise 'aklın gözü' betimlemesiyle; sözcüğün yoğun bir arınmadan geçtiği hissedilir.
Tasarlamak sözcüğü ile de; işaretlemek, iz bırakmak, not etmek, altını çizmek, damga vurmak, özgün olmak, biricik ve tek olmak, belirginleştirmek, ayrıştırmak eylemleri vurgulanır.
Grafik Tasarım en kısa tanımıyla, resmin stilize edilmiş halidir. Dolayısıyle desen bilgisi gerektirir. Grafik tasarımcısının grafik sanatları bilmesi yani sanatçı olması gerekir.
Sanat görsel ve fonatik olarak ikiye ayrılır. Müzik, şiir gibi sanatlara fonatik sanatlar denir. Resim, Heykel, Grafik Tasarım ve El Sanatları gibi sanatlara da görsel ya da plastik sanatlar denir. Bu nedenledir ki grafik eğitimi güzel sanatlar dallarının içerisinde bir sanat dalı olarak yerini almıştır.
Tasarım yapabilmek için sadece bilgisayar teknolojisini kullanabilmek yetmez. Grafik tasarımcısının desen gücünü, renk bilgisini ve yaratıcılığını teknolojiyle buluşturması gerekir. Bir elmayı stilize edebilmek için önce onun gerçek şekli üzerinde fikriniz olması gerekir yani önce elmanın kendisini resmedebilin ki o elmanın soyutlanmış halini ortaya çıkarabilin.
Bir çok kez kurum kimliği ile başlanılan tasarım yolculuğu logotype oluşturularak devam eder sonra bu simge her yerde kullanılır ve akıllarda yer etmesi sağlanır. Daha sonra bu logo kullanılarak kartvizit, antedli kağıt, zarf gibi kurum kimliğinin diğer parçaları tamamlanır. Afişler, el ilanları, dergi reklamları TV reklamları derken ürünün tanıtımı sağlanır. Dolayısıyle amblem logo tüm tanıtımların, reklamların olmazsa olmazıdır.
Amblemin üstlendiği görev, görüldüğü andan itibaren neye hizmet ettiğini anında hissettirebilmesidir ya da amacı bu hedefe ulaşmayı sağlamaktır. Bunun için amblem konusuyla da ilgili olmak üzere sade, dikkat çekici ilgili olduğu ürünü temsil eden, küçüldüğünde etkisini kaybetmeyen bir şekle büründürülmelidir.
Dünyada endüstriyel ürünlerin tasarımı ve markalaşma konusunda çok şiddetli bir mücadele sürerken ülkemizde, tasarıma önem vermeyen bir düşünce şekli ile uluslararası alandaki markalar savaşında var olmamızı beklemek cahilce bir beklentidir. Şehirlerimizde bizi sıkan sokaklardaki bir etken de gördüğümüz, yaşadığımız Mimari Tasarımın yanına uğramadığı inşaat kalfası ve müteahhit işi çirkin binalara ilave çirkin tabelalardır.
Tüm bunların sonucu olarak fonksiyonellik açısından ticari amacına tam ulaşmayan hem de estetik açıdan trilyonlarca lira çöpe atılmaktadır.
Firmanızın ulusal ve uluslararası alanda prestijinin yükselmesi, iş kalitemizin artmasında en önemli etken kurum kimliği çalışmasıdır.
Öneriler
Firmanızı taşıyan amblem ve logo’nuzu gözden geçiriniz.
Firmanızın imajını sürekli kılmak için yıllık cironuzdan reklam harcamaları için mutlaka bir pay ayırınız. Unutmayın ki reklam için ayırdığınız pay size katlanarak geri dönecektir.
Katolog ve broşürlerinizde kaliteli, doğru ışıkta ve özenle çekilmiş (yüksek çözünürlükte) fotoğrafları kullanınız ve bunları arşivinizde CD olarak saklayınız.
Matbaalarda eğitim almamış, tasarım bilgisi olmayan kişilere amblem ve logo’lar yaptırmayınız.
Kötü fotoğrafların basılmasına müsaade ederek kalitesiz ve bozuk mal sattığınızı ima edecek görüntülerin basılmasına izin vererek imajınızı zedelemeyiniz.
Aldığınız tekliflerde mutlaka kağıt, gramaj ve matbaa kalitesine göre teklifleri değerlendiriniz.
Asla acele iş yapmayınız, yaptırmayınız.
İşin zamanı konusunda bilgi alabileceğiniz yetkin bir kuruma ya da kişiye danışmadan ve opsiyonsuz iş zamanlaması yapmayınız. Bilgisiz kişiler işin imalatı aşamasında umursamadan size yanlış bilgi vereceği gibi ticari olarak sizi zor duruma da sokabilir.İşin yetişmemesinden dolayı para ve itibar kaybınıza, görev verdiğiniz elemanlarınızla çalışma hayatınızda huzursuzluğa neden olur.
Tasarım onayı için mutlaka maket baskı isteyiniz ve onaylayınız. Herhangi bir anlaşmazlık halinde provadaki iş kalitesini ve renk ayarını isteyiniz. Gelen provaları dikkatlice izleyiniz, metinleri birkaç kişi ile iyice okuyup düzeltmeleri yapınız. Unutmayın ki matbaalarda ihmal yüzünden defalarca aynı iş basılmakta, lüzumsuz kağıt, baskı ve emek israfına, ticari olarak iş kaybı ve taraflar arasında ciddi anlaşmazlıklara neden olmaktadır.
Firmanızın renklerini (Logo ve amblemdeki) ajansınızdan isteyeceğiniz Pantone katoloğundan renk kodlarınızı belirleyin ve her defasında renklerinizin değişmesine izin vermeyiniz.
(Pantone: Uluslararası baskı renk katoloğu)
Sözleşmesiz ve formsuz iş vermeyin, istekleriniz formunuzda kayıtlı olsun.
Ürün etiketlerinizde gerçekte olmayan ibarelere yer vermeyin. Matbaa operatörlerinin bunu koymasına izin vermeyiniz.
Ürünlerinizi tanınan markalar haline getirmeye çalışın ve piyasada yer edinmesi için ambalaj tasarımında özel illüstrasyon ya da çarpıcı fotoğrafları kullanınız.
Mümkünse firmanızın bir çizgi tipi olsun.
Kurumunuzun uzun vadede büyümesi ve yurt dışında da etkin olması için rakiplerinizin reklam ve tanıtım çalışmalarına benzer ya da daha üstün tanıtım çalışmaları yaptırınız ve yüksek iş kalitesine yaklaşınız.
Firmanın sektör yayınlarında yer almasına, basında ve televizyonda reklamlarla ve haber olarak yer almasına ve sponsorluk çalışmalarına yer veriniz.
Firmayı tanıtacak bir basın kiti (Firma tanıtım dosyası) oluşturunuz ve gerektiğinde bu tanıtım yazı ve fotoğrafları basına her an verilebilecek gibi hazır tutunuz.
CE İşareti Nedir?
CE İşareti, "Avrupa Normlarına Uygunluk" anlamına gelen "Conformité Européenne" sözcüklerinin baş harflerinden oluşur.
CE İşareti, Avrupa Birliği'nin, teknik mevzuat uyumu çerçevesinde 1985 yılında benimsediği Yeni Yaklaşım Politikası kapsamında hazırlanan Yeni Yaklaşım Direktifleri kapsamına giren ürünlerin bu direktiflere uygun olduğunu ve gerekli bütün uygunluk değerlendirme faaliyetlerinden geçtiğini gösteren bir "Birlik" işaretidir. CE İşareti, ürünlerin, amacına uygun kullanılması halinde insan can ve mal güvenliği, bitki ve hayvan varlığı ile çevreye zarar vermeyeceğini, diğer bir ifadeyle ürünün güvenli bir ürün olduğunu gösteren bir işarettir.
CE işareti kalite ile ilgili değildir, tüketiciye bir kalite güvencesi sağlamaz, yalnızca ürünün, asgari güvenlik koşullarına sahip olduğunu gösterir. CE İşareti taşıyan bir ürün, AB üyesi ülkeler arasında rahatça serbest dolaşıma girmekte; böylece işaret bir nevi "pasaport" işlevi de görmektedir.
CE işareti ürünün AB teknik mevzuatına uygunluğunu belirten resmi bir işarettir.
Endüstriyel Tasarım Nedir?
Tasarım, bir ürünün tamamının veya bir parçasının çizgi, şekil, renk, biçim, doku, malzemenin esnekliği veya süslemesi gibi insan duyuları ile algılanabilen çeşitli unsur veya özelliklerin oluşturduğu görünümdür.
Serbest rekabet ortamında rakipler, müşteri memnuniyetini sağlamak için reklamlarında ürün imajını marka ve tasarım ile öne çıkarmaktadırlar.
Teknik bakımdan aynı, kalitede olan iki ürün arasında müşteri tercihinde, ürünün tasarımı büyük rol oynamaktadır. Bazen de tasarım, müşteri tercihlerinde tek başına belirleyici olabilmektedir.
Denilebilir ki, genelde müşteriler önce markaya sonra da ürünün tasarımına bakarak satın alma kararı vermektedirler.
Bu anlamda tasarıma yüklenen amaç, ürünün işlevselliğine katkıda bulunmak ve ürünün görünümünü değiştirerek pazarlamaya yardımcı olmaktır.
Ürünlerin ambalajları, ambalaj desenleri, kumaş desenleri, konfeksiyon modelleri, mobilya modelleri, makine ve araç tasarımları, araçların yedek parçaları tasarım tesciliyle koruma altına alınabilmektedir.
Bütün bu çalışmalar ticari faaliyetlerdir. Ticari faaliyet alanınızda rakipleriniz vardır. Rakiplerin amacı, ticari olarak birbirlerini geçip, müşteri adaylarına ulaşıp, seçilip, tercih edilen olmaktır. Seçilen olmak için, müşteri memnuniyeti ön plana çıkar. Müşteri, memnun olacağı firmayı seçer. Bunun için de öncelikle firmanın sunduğu üründen memnun kalması ve beğenmesi gerekir. Doğal olarak görünümü, tasarımı, işlevi ve ekonomik değeriyle beğendiği bir ürüne yönelecektir. Beğenilmeyen bir ürünün, satış sonrası hizmetlerinin iyi ve yeterli olması, ürünün beğenilmesi için yeterli olmayacaktır.
Bu nedenlerle, müşteri memnuniyetini sağlamak için tanıtımın önemini kavramış rakipler, reklamlarında ürün imajını, marka ve tasarım ile öne çıkarmaktadırlar.
Serbest rekabet ortamında rakipler, müşteri memnuniyetini sağlamak için reklamlarında ürün imajını marka ve tasarım ile öne çıkarmaktadırlar.
Teknik bakımdan aynı, kalitede olan iki ürün arasında müşteri tercihinde, ürünün tasarımı büyük rol oynamaktadır. Bazen de tasarım, müşteri tercihlerinde tek başına belirleyici olabilmektedir.
Denilebilir ki, genelde müşteriler önce markaya sonra da ürünün tasarımına bakarak satın alma kararı vermektedirler.
Bu anlamda tasarıma yüklenen amaç, ürünün işlevselliğine katkıda bulunmak ve ürünün görünümünü değiştirerek pazarlamaya yardımcı olmaktır.
Ürünlerin ambalajları, ambalaj desenleri, kumaş desenleri, konfeksiyon modelleri, mobilya modelleri, makine ve araç tasarımları, araçların yedek parçaları tasarım tesciliyle koruma altına alınabilmektedir.
Bütün bu çalışmalar ticari faaliyetlerdir. Ticari faaliyet alanınızda rakipleriniz vardır. Rakiplerin amacı, ticari olarak birbirlerini geçip, müşteri adaylarına ulaşıp, seçilip, tercih edilen olmaktır. Seçilen olmak için, müşteri memnuniyeti ön plana çıkar. Müşteri, memnun olacağı firmayı seçer. Bunun için de öncelikle firmanın sunduğu üründen memnun kalması ve beğenmesi gerekir. Doğal olarak görünümü, tasarımı, işlevi ve ekonomik değeriyle beğendiği bir ürüne yönelecektir. Beğenilmeyen bir ürünün, satış sonrası hizmetlerinin iyi ve yeterli olması, ürünün beğenilmesi için yeterli olmayacaktır.
Bu nedenlerle, müşteri memnuniyetini sağlamak için tanıtımın önemini kavramış rakipler, reklamlarında ürün imajını, marka ve tasarım ile öne çıkarmaktadırlar.
Türk lokumundan Türk tasarımına
Farklı disiplinlerden yerli ve yabancı tasarımcılar İstanbul'da buluşuyor. 2003 Eylül'ünde ‘Tasarım İktidarda' başlığı altında düzenlenen ve 4 günde 25 bin izleyiciye ulaşan ADesign Fair'in ikincisi 6-10 Ekim'de düzenleniyor.
Hilton Kongre ve Sergi Merkezi ile Askeri Müze'den Harbiye, Talimhane, Taksim, Beyoğlu, Tünel, Galata ve tarihi yarımadaya yayılacak olan ADesign Fair 2004'ün bu yılki teması ‘From Turkish Delight to Turkish Design' (Türk lokumundan Türk tasarımına).
Dünyanın en önemli markalarından Alessi'nin efsanevi tasarımcılarından Stefano Giovannoni de bu yılki buluşmanın yıldız tasarımcısı olarak konuklar arasında. Çalışmalarının bir kısmı Paris'teki Centre Georges Pompidou arşivinde ve New York'taki MOMA (Museum of Modern Arts) koleksiyonunda yer alan Giovannoni, fuar kapsamında ‘Design as Communication-İletişim olarak Tasarım' başlıklı bir konferans verecek.
Fuar süresince tasarlanmış mönüler
Tasarım kavramını tüm kente yaymayı hedefleyen ADESIGN FAIR 2004 bu yıl fuarın merkezi olan Nişantaşı-Harbiye aksından başlayarak Taksim, Talimhane, Galatasaray, Tünel ve Galata'yı içine alarak tarihi yarımadaya, Sultanahmet ve eski Galata Köprüsü'ne kadar yayılıyor. Ayrıca fuarın gerçekleştirileceği iki mekan (Hilton Convention & Exhibition Center + Harbiye Askeri Müze) tasarım sokağına dönüştürülüyor.
Etkinliklerin yapıldığı bölgelerde fuar süresince çeşitli sergiler, paneller ve özel aktiviteler düzenlenecek. Bölgedeki kafe ve restoranlar fuar için özel olarak tasarlanmış mönüler hazırlayacak ve fuar izleyicilerine özel indirimlerin sağlanacağı ‘happy hour'lar yapılacak. Etkinlik bölgelerindeki kitabevleri, sanat galerileri ve kültür merkezleri de 5 gün sürecek bu projedeki yerlerini alıyor. Nişantaşı'ndaki kafeler, butikler, kitapçılar ve tasarım mağazaları fuar süresince vitrinlerini tasarımın ruhunu yansıtacak şekilde yeniden düzenleyecek.
ADESIGN FAIR 2004 MANİFESTOSU
Tasarımcıyla üretici ve tüketicileri buluşturmak
Yurtdışındaki firma ve tasarımcıların Türkiye'nin tasarım ve üretim çevreleriyle bir araya gelebileceği bir platform oluşturmak
Tasarım bilincini yaygınlaştırmak
İstanbul'un bir tasarım kenti olarak konumlanmasını sağlamak
Farklı başlıklarla fuar
BAĞIMSIZ TASARIMCILAR
Fuar, tasarım sektörünün önde gelen üretici firmalarının yanı sıra çok sayıda bağımsız tasarımcıyı da aynı çatı altında topluyor. Bağımsız tasarımlar için ayrılan özel sergi alanında aralarında Ceyden San, Hatice Gökçe, Reha Erdoğan, Erdem Çarıkçı, Burcu Aksoy, İrfan Pulcu gibi isimlerin de yer aldığı çok sayıda tasarımcının çalışmaları var.
GRADUATION SHOW
Türkiye'deki üniversitelerin tasarım bölümlerinden dereceyle mezun olmuş öğrencilerin uygulanmış ya da proje halindeki çalışmalarının sergileneceği özel alanda yeni mezunlar tasarımlarını geniş kitlelere ulaştırırken, tasarım profesyonelleriyle de tanışma olanağına sahip olacaklar.
ETMK SERGİSİ (ENDÜSTRİYEL TASARIMCILAR MESLEK KURULUŞU SERGİSİ)
ETMK bu seneki fuarda ‘Designers From Turkey / Designs from East to West' temalı sergiyle yerini alacak. Ağustos ayında Frankfurt'ta Tendence Lifestyle fuarına da katılan sergi, fuar süresince izleyicilere açık olacak. ETMK ayrıca ADesign Fair 2004 Yılın Tasarımı ve ADesign Fair 2004 Yılın Tasarımcısı ödülleri sahiplerini de belirleyecek.
TREND AREA
Fark yaratan tasarımlarıyla dünya çapında üne sahip olmuş trendsetter ürünlerin sergileneceği ‘trend area'da yarının trendleri izleyiciye sunulacak.
YEMEK KÜLTÜRÜ TASARIMI ‘SOMATA SALA'
‘Somata sala' geleneksel yemekleri ve ritüelleri, çağdaş sunum ve lezzetlerle tatmaya davet ediyor. Bu projenin çıkış noktası Mevleviler'in sofra adabı. Proje, adını dervişleri sofraya çağırmak için kullanılan ve yemeğin hazır olduğu anlamına gelen ‘somata sala' teriminden alıyor. Gaye Kalavlı, Erdem Akan ve Zeynep Balaban tarafından tasarlanmış üç farklı bölmede, geleneksel yemekler üç farklı sunum ve lezzette sunulacak. Yemek tasarımlarını food art alanında deneyimli şefler Mike Norman ve Dilara Erbay'ın yaptığı projede, geçmişin alçak yer sofraları, yemek adabı ve tatları günümüze uyarlanıyor. Koku, müzik, lezzet ve tasarımlarla tüm duyulara hitap edecek ‘somata sala' projesi 3 hücrede 3 farklı tecrübe imkanı sunuyor. Her 3 hücre de, sofrasından yemek servisine, kaşığından garson önlüğüne, yemeğin lezzetinden aydınlatmasına kadar farklı.
TASARIM NEDİR?
Design sözcüğü Latince kökenli ‘designare'den türemiştir; anlamı ‘bir şeye işaret etmektir'. Etimolojik anlamda, uzakta olan bir şey işaret edilebilir; piktoral anlamda ‘de-sign' birden fazla şeyin olduğu ortamda, yalnızca tek bir şeyi işaret edebilir. Ruhani anlamda ise ‘aklın gözü' betimlemesiyle; sözcüğün yoğun bir arınmadan geçtiği hissedilir. Tasarlamak sözcüğü ile de; işaretlemek, iz bırakmak, not etmek, altını çizmek, damga vurmak, özgün olmak, biricik ve tek olmak, belirginleştirmek, ayrıştırmak eylemleri vurgulanıyor. ADesign Fair 2004, bütün bu ‘farklılıkların farkını' katılımcılara ve izleyicilerine işaret etmek, tasarım-tasarlama koşullarının, kök salıp yeşermesine olanak sağlamak; meyvelerini toplamak için bekleyenlerle ‘buluşma' koşullarını AD art+decor dergisi öncülüğünde gelenekselleştirmeye çalışıyor.
Tasarımcı Gaye Kalavlı'nın geçen seneki standından görüntü. Kalavlı bu sene Somata Sala projesindeki üç tasarımcıdan biri olarak karşımıza çıkacak.
Hilton Kongre ve Sergi Merkezi ile Askeri Müze'den Harbiye, Talimhane, Taksim, Beyoğlu, Tünel, Galata ve tarihi yarımadaya yayılacak olan ADesign Fair 2004'ün bu yılki teması ‘From Turkish Delight to Turkish Design' (Türk lokumundan Türk tasarımına).
Dünyanın en önemli markalarından Alessi'nin efsanevi tasarımcılarından Stefano Giovannoni de bu yılki buluşmanın yıldız tasarımcısı olarak konuklar arasında. Çalışmalarının bir kısmı Paris'teki Centre Georges Pompidou arşivinde ve New York'taki MOMA (Museum of Modern Arts) koleksiyonunda yer alan Giovannoni, fuar kapsamında ‘Design as Communication-İletişim olarak Tasarım' başlıklı bir konferans verecek.
Fuar süresince tasarlanmış mönüler
Tasarım kavramını tüm kente yaymayı hedefleyen ADESIGN FAIR 2004 bu yıl fuarın merkezi olan Nişantaşı-Harbiye aksından başlayarak Taksim, Talimhane, Galatasaray, Tünel ve Galata'yı içine alarak tarihi yarımadaya, Sultanahmet ve eski Galata Köprüsü'ne kadar yayılıyor. Ayrıca fuarın gerçekleştirileceği iki mekan (Hilton Convention & Exhibition Center + Harbiye Askeri Müze) tasarım sokağına dönüştürülüyor.
Etkinliklerin yapıldığı bölgelerde fuar süresince çeşitli sergiler, paneller ve özel aktiviteler düzenlenecek. Bölgedeki kafe ve restoranlar fuar için özel olarak tasarlanmış mönüler hazırlayacak ve fuar izleyicilerine özel indirimlerin sağlanacağı ‘happy hour'lar yapılacak. Etkinlik bölgelerindeki kitabevleri, sanat galerileri ve kültür merkezleri de 5 gün sürecek bu projedeki yerlerini alıyor. Nişantaşı'ndaki kafeler, butikler, kitapçılar ve tasarım mağazaları fuar süresince vitrinlerini tasarımın ruhunu yansıtacak şekilde yeniden düzenleyecek.
ADESIGN FAIR 2004 MANİFESTOSU
Tasarımcıyla üretici ve tüketicileri buluşturmak
Yurtdışındaki firma ve tasarımcıların Türkiye'nin tasarım ve üretim çevreleriyle bir araya gelebileceği bir platform oluşturmak
Tasarım bilincini yaygınlaştırmak
İstanbul'un bir tasarım kenti olarak konumlanmasını sağlamak
Farklı başlıklarla fuar
BAĞIMSIZ TASARIMCILAR
Fuar, tasarım sektörünün önde gelen üretici firmalarının yanı sıra çok sayıda bağımsız tasarımcıyı da aynı çatı altında topluyor. Bağımsız tasarımlar için ayrılan özel sergi alanında aralarında Ceyden San, Hatice Gökçe, Reha Erdoğan, Erdem Çarıkçı, Burcu Aksoy, İrfan Pulcu gibi isimlerin de yer aldığı çok sayıda tasarımcının çalışmaları var.
GRADUATION SHOW
Türkiye'deki üniversitelerin tasarım bölümlerinden dereceyle mezun olmuş öğrencilerin uygulanmış ya da proje halindeki çalışmalarının sergileneceği özel alanda yeni mezunlar tasarımlarını geniş kitlelere ulaştırırken, tasarım profesyonelleriyle de tanışma olanağına sahip olacaklar.
ETMK SERGİSİ (ENDÜSTRİYEL TASARIMCILAR MESLEK KURULUŞU SERGİSİ)
ETMK bu seneki fuarda ‘Designers From Turkey / Designs from East to West' temalı sergiyle yerini alacak. Ağustos ayında Frankfurt'ta Tendence Lifestyle fuarına da katılan sergi, fuar süresince izleyicilere açık olacak. ETMK ayrıca ADesign Fair 2004 Yılın Tasarımı ve ADesign Fair 2004 Yılın Tasarımcısı ödülleri sahiplerini de belirleyecek.
TREND AREA
Fark yaratan tasarımlarıyla dünya çapında üne sahip olmuş trendsetter ürünlerin sergileneceği ‘trend area'da yarının trendleri izleyiciye sunulacak.
YEMEK KÜLTÜRÜ TASARIMI ‘SOMATA SALA'
‘Somata sala' geleneksel yemekleri ve ritüelleri, çağdaş sunum ve lezzetlerle tatmaya davet ediyor. Bu projenin çıkış noktası Mevleviler'in sofra adabı. Proje, adını dervişleri sofraya çağırmak için kullanılan ve yemeğin hazır olduğu anlamına gelen ‘somata sala' teriminden alıyor. Gaye Kalavlı, Erdem Akan ve Zeynep Balaban tarafından tasarlanmış üç farklı bölmede, geleneksel yemekler üç farklı sunum ve lezzette sunulacak. Yemek tasarımlarını food art alanında deneyimli şefler Mike Norman ve Dilara Erbay'ın yaptığı projede, geçmişin alçak yer sofraları, yemek adabı ve tatları günümüze uyarlanıyor. Koku, müzik, lezzet ve tasarımlarla tüm duyulara hitap edecek ‘somata sala' projesi 3 hücrede 3 farklı tecrübe imkanı sunuyor. Her 3 hücre de, sofrasından yemek servisine, kaşığından garson önlüğüne, yemeğin lezzetinden aydınlatmasına kadar farklı.
TASARIM NEDİR?
Design sözcüğü Latince kökenli ‘designare'den türemiştir; anlamı ‘bir şeye işaret etmektir'. Etimolojik anlamda, uzakta olan bir şey işaret edilebilir; piktoral anlamda ‘de-sign' birden fazla şeyin olduğu ortamda, yalnızca tek bir şeyi işaret edebilir. Ruhani anlamda ise ‘aklın gözü' betimlemesiyle; sözcüğün yoğun bir arınmadan geçtiği hissedilir. Tasarlamak sözcüğü ile de; işaretlemek, iz bırakmak, not etmek, altını çizmek, damga vurmak, özgün olmak, biricik ve tek olmak, belirginleştirmek, ayrıştırmak eylemleri vurgulanıyor. ADesign Fair 2004, bütün bu ‘farklılıkların farkını' katılımcılara ve izleyicilerine işaret etmek, tasarım-tasarlama koşullarının, kök salıp yeşermesine olanak sağlamak; meyvelerini toplamak için bekleyenlerle ‘buluşma' koşullarını AD art+decor dergisi öncülüğünde gelenekselleştirmeye çalışıyor.
Tasarımcı Gaye Kalavlı'nın geçen seneki standından görüntü. Kalavlı bu sene Somata Sala projesindeki üç tasarımcıdan biri olarak karşımıza çıkacak.
Tasarım Nedir?
Design sözcüğü Latince kökenli 'designare'den türemiştir; anlamı 'bir şeye işaret etmektir'.
Etimolojik anlamda, uzakta olan bir şey işaret edilebilir; piktoral anlamda 'de-sign' birden fazla şeyin olduğu ortamda, yalnızca tek bir şeyi işaret edebilir.
Ruhani anlamda ise 'aklın gözü' betimlemesiyle; sözcüğün yoğun bir arınmadan geçtiği hissedilir.
Tasarlamak sözcüğü ile de; işaretlemek, iz bırakmak, not etmek, altını çizmek, damga vurmak, özgün olmak, biricik ve tek olmak, belirginleştirmek, ayrıştırmak eylemleri vurgulanıyor.
ADesign Fair 2004, bütün bu 'farklılıkların farkını' katılımcılara ve izleyicilerine işaret etmek, tasarım-tasarlama koşullarının, kök salıp yeşermesine olanak sağlamak; meyvelerini toplamak için bekleyenlerle 'buluşma' koşullarını AD art+decor dergisi öncülüğünde gelenekselleştirmeye çalışıyor.
Etimolojik anlamda, uzakta olan bir şey işaret edilebilir; piktoral anlamda 'de-sign' birden fazla şeyin olduğu ortamda, yalnızca tek bir şeyi işaret edebilir.
Ruhani anlamda ise 'aklın gözü' betimlemesiyle; sözcüğün yoğun bir arınmadan geçtiği hissedilir.
Tasarlamak sözcüğü ile de; işaretlemek, iz bırakmak, not etmek, altını çizmek, damga vurmak, özgün olmak, biricik ve tek olmak, belirginleştirmek, ayrıştırmak eylemleri vurgulanıyor.
ADesign Fair 2004, bütün bu 'farklılıkların farkını' katılımcılara ve izleyicilerine işaret etmek, tasarım-tasarlama koşullarının, kök salıp yeşermesine olanak sağlamak; meyvelerini toplamak için bekleyenlerle 'buluşma' koşullarını AD art+decor dergisi öncülüğünde gelenekselleştirmeye çalışıyor.
Teknoloji & Tasarım Nedir ?
Günümüzde teknoloji; temel ve uygulamalı bilimlerin verilerinin yaratıcı süreçler içerisinde üretime dönüştürülmesini, kullanımını ve toplumsal etkilerinin çözümlenmesini kapsayan bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım, teknolojinin toplumsal her türlü etkinliğin içinde bir süreç olarak yer aldığı gerçeğini vurgular. Teknoloji, insan hayatının kalitesini artırmak amacıyla yaratıcılık ve zekânın; bilim, sanat, mühendislik, ekonomi ve sosyal çalışmayla oluşturulan bir bireşimidir. Herhangi bir şeyi daha iyi, daha hızlı, daha kolay, daha ekonomik ve daha verimli yapma girişimidir.
Tasarım, zihinde canlandırılan biçimdir. Bu tanımlamada zihinsel süreçlerin kullanımı ön plana çıkmaktadır. Farklılıkları bulma, hayal kurma, sorgulama, yaratıcı düşünme, eleştirel düşünme, akıl yürütme gibi üst düzey zihinsel süreçlerin tasarım yapmada önemli bir yeri vardır.
Teknoloji ve tasarım ürün geliştirme sürecine yönelik olduğundan ve insan hayatını doğrudan etkilediğinden birlikte ele alınmalıdır. Teknoloji ve tasarım birbirini doğrudan etkileyen kavramlardır. İkisi arasındaki ilişki özne ile nesne arasındaki ilişki gibidir. Bu ilişkide öncelikli zihinsel süreç olarak yaratıcılık, karşımıza çıkmaktadır.
Teknoloji ve tasarım ilişkisinin geliştirilmesi bireyin yaratıcılık düzeyinin geliştirilmesi ile mümkün olabilir. Yaratıcılığın geliştirilebilmesi dış uyarılara açık ve alıcı olmakla birlikte duygu, istek, hayal gücü ve iç tepkilerinin de bilincinde olmasını gerektirmektedir (Çellek T. 2003).
Teknoloji ve Tasarım dersinin verileceği yaş grubunun en önemli özelliği, gruba ait olma ve grup üyeleri içinde etkili olma isteğidir. Bu durum yaratıcılığı engelleyen bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak uygun şekilde motivasyonun sağlanması, grup dinamiğinin, hayal gücünün ve iş birliğinin geliştirilmesi ve bunu sağlayacak öğretim süreçlerinin kullanılması bu durumu olumlu hâle dönüştürür.
Teknoloji Nedir ?
Aşağıda teknolojinin ne olduğunu tam karşılamaya çalışan bazı tanımlar yer almaktadır; bazıları bu tanımlamaları özellikle eğitim açısından ele almaktadır.
1. Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı rasyonel bir disiplindir (Simon, 1983, s.173 ).
2. Teknoloji somut ve deneysel anlamda temel olarak teknik yönden yeterli küçük bir grubun örgütlü bir hiyerarşi yardımıyla bütünün geri kalanı (insanlar, olaylar, makineler vb. ) üzerinde denetimi sağlamasıdır (McDermott, 1981, s.142 ).
3. Öğretim teknolojileri tarihi konusunda önemli bir isim olan Paul Saetller teknolojiyi şöyle tanımlamaktadır: "Teknoloji (Latince texere fiilinden türetilmiştir; örmek, oluşturmak (construct ) anlamına gelir ) birçoklarının düşündüğü gibi makine kullanmak değildir. Teknoloji, bilimin uygulamalı bir sanat dalı haline dönüşmesidir. Uygulamalı sanat terimi Fransız sosyolog Jackques Ellul tarafından kullanılmış ve kısaca technique olarak isimlendirilmiştir. O, teknolojiyi bir technique uyarınca yapılmış bir makine olarak görmüş ve bu technique'nin ancak küçük bir bölümünün makine tarafından ifade edilebildiğinden bahsetmiştir. Belirli bir teknik sayesinde sadece makinenin değil, bu makineye ait öğretimsel uygulamalarında gerçekleştirilebileceğinden söz etmiştir. Sonuç olarak davranış bilimi ile öğretim teknolojileri arasındaki ilişki, doğal bilimlerle mühendislik teknolojisi arasındaki ya da biyoloji ile sağlık teknolojisi arasındaki ilişkiyle benzer hatta aynıdır" (Saettler, 1968, ss. 5-6 ).
4. Ünlü bir eğitim teknoloğu olan James Finn teknolojiyi tanımlarken şöyle demektedir: "Makine kullanımının yanı sıra teknoloji, sistemler, işlemler, yönetim ve kontrol mekanizmalarıyla hem insandan hem de eşyadan kaynaklanan sorunlara, bu sorunların zorluk derecesine, teknik çözüm olasılıklarına, ve ekonomik değerlerine uygun çözüm üretebilmek için bir bakış açısıdır" (Finn, 1960, s.10 ).
5. Bilim ve teknolojinin farklılığını belirtmek için ilk nükleer denizaltıyı yapan ve serbest bir eğitim eleştirmeni olan Amiral Hyman Rickover şöyle söylüyor: "Bilim ve teknoloji birbirine karıştırılmamalıdır. Bilim doğadaki görüngülerin (fenomenlerin ) gözlenerek, zaten var olan doğru ve gerçeklerin ortaya çıkarılması ve bu gözlemler sonucunda elde edilen verilerin düzenlenerek gerçeklerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin ortaya konulduğu teorilerin oluşturulmasıdır. Teknoloji asla bilim için bir otorite olamaz. Teknoloji insan aklını ve vücudunu güçlendirmek, üstün kılmak için geliştirilecek aletler, teknikler, ve yöntemler üzerinde durur. Bilimsel yöntem insan faktörünün tamamen dışlanmasını gerektirir, şöyle ki; gerçeği arayan kimse, kendinin ya da diğer insanların hoşlanacağı veya sevmeyeceği şeylerle, popülist değerlerle ve herhangi bir çıkar uğruna çalışmaz. Diğer yandan teknoloji fikir (bilim ) değil de hareket olduğundan, eğer insani değerler göz ardı edilirse tamamıyla tehlikeli bir sonuca da yol açabilir (Knezevich & Eye, 1970, s.17 ).
Tasarım Nedir?
Kelime kök olarak ; “Tasar” kelimesinden türer açılımı düşünmek planlamak anlamında. ‘tasarlamak’ ,
‘tasarım’ ; fikri şekil olarak ortaya sunma anlamında
- dış kaynaklarda geçen tanımı ise -
Design sözcüğü Latince kökenli 'designare'den türemiştir; anlamı 'bir şeye işaret etmektir'.
Etimolojik anlamda, uzakta olan bir şey işaret edilebilir; piktoral anlamda 'de-sign' birden fazla şeyin olduğu ortamda, yalnızca tek bir şeyi işaret edebilir.
Ruhani anlamda ise 'aklın gözü' betimlemesiyle; sözcüğün yoğun bir arınmadan geçtiği hissedilir.
Tasarlamak sözcüğü ile de; işaretlemek, iz bırakmak, not etmek, altını çizmek, damga vurmak, özgün olmak, biricik ve tek olmak, belirginleştirmek, ayrıştırmak eylemleri vurgulanıyor.
Tasarımdaki düşünce !?
Tasarımı kullanım ihtiyaçlarına göre bir şeyin Kullanılabilirliğin artması için yapılan şekillendirme öngörüsü sunumudur
- endüstriyel tasarım ve
- kişiye özel tasarım olarak, 2 ana kategoriye ayrılır.
Kişiye özel tasarım özel ihtiyaçlara göre tasarım dır Tasarımın Fiziksel işlevselliğin yanı sıra Ürün kullanıcısının özel ihtiyaçlarına göre değişkenlik gösterir
Özel tasarımlar özellikle kullanıcısının sosyolojik ve psikolojik isteklerine göre değişkenlik arz eder . özel tasarımda ana fikir O ürünün o kişiye özel olması ve başkalarına göre uygunluk arz etmemesi bu alışıla gelmişin dışında farklı ama kullanıcısı için Gayet doğal kabul görmesi gibidir.
Tasarım, zihinde canlandırılan biçimdir. Bu tanımlamada zihinsel süreçlerin kullanımı ön plana çıkmaktadır. Farklılıkları bulma, hayal kurma, sorgulama, yaratıcı düşünme, eleştirel düşünme, akıl yürütme gibi üst düzey zihinsel süreçlerin tasarım yapmada önemli bir yeri vardır.
Teknoloji ve tasarım ürün geliştirme sürecine yönelik olduğundan ve insan hayatını doğrudan etkilediğinden birlikte ele alınmalıdır. Teknoloji ve tasarım birbirini doğrudan etkileyen kavramlardır. İkisi arasındaki ilişki özne ile nesne arasındaki ilişki gibidir. Bu ilişkide öncelikli zihinsel süreç olarak yaratıcılık, karşımıza çıkmaktadır.
Teknoloji ve tasarım ilişkisinin geliştirilmesi bireyin yaratıcılık düzeyinin geliştirilmesi ile mümkün olabilir. Yaratıcılığın geliştirilebilmesi dış uyarılara açık ve alıcı olmakla birlikte duygu, istek, hayal gücü ve iç tepkilerinin de bilincinde olmasını gerektirmektedir (Çellek T. 2003).
Teknoloji ve Tasarım dersinin verileceği yaş grubunun en önemli özelliği, gruba ait olma ve grup üyeleri içinde etkili olma isteğidir. Bu durum yaratıcılığı engelleyen bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak uygun şekilde motivasyonun sağlanması, grup dinamiğinin, hayal gücünün ve iş birliğinin geliştirilmesi ve bunu sağlayacak öğretim süreçlerinin kullanılması bu durumu olumlu hâle dönüştürür.
Teknoloji Nedir ?
Aşağıda teknolojinin ne olduğunu tam karşılamaya çalışan bazı tanımlar yer almaktadır; bazıları bu tanımlamaları özellikle eğitim açısından ele almaktadır.
1. Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı rasyonel bir disiplindir (Simon, 1983, s.173 ).
2. Teknoloji somut ve deneysel anlamda temel olarak teknik yönden yeterli küçük bir grubun örgütlü bir hiyerarşi yardımıyla bütünün geri kalanı (insanlar, olaylar, makineler vb. ) üzerinde denetimi sağlamasıdır (McDermott, 1981, s.142 ).
3. Öğretim teknolojileri tarihi konusunda önemli bir isim olan Paul Saetller teknolojiyi şöyle tanımlamaktadır: "Teknoloji (Latince texere fiilinden türetilmiştir; örmek, oluşturmak (construct ) anlamına gelir ) birçoklarının düşündüğü gibi makine kullanmak değildir. Teknoloji, bilimin uygulamalı bir sanat dalı haline dönüşmesidir. Uygulamalı sanat terimi Fransız sosyolog Jackques Ellul tarafından kullanılmış ve kısaca technique olarak isimlendirilmiştir. O, teknolojiyi bir technique uyarınca yapılmış bir makine olarak görmüş ve bu technique'nin ancak küçük bir bölümünün makine tarafından ifade edilebildiğinden bahsetmiştir. Belirli bir teknik sayesinde sadece makinenin değil, bu makineye ait öğretimsel uygulamalarında gerçekleştirilebileceğinden söz etmiştir. Sonuç olarak davranış bilimi ile öğretim teknolojileri arasındaki ilişki, doğal bilimlerle mühendislik teknolojisi arasındaki ya da biyoloji ile sağlık teknolojisi arasındaki ilişkiyle benzer hatta aynıdır" (Saettler, 1968, ss. 5-6 ).
4. Ünlü bir eğitim teknoloğu olan James Finn teknolojiyi tanımlarken şöyle demektedir: "Makine kullanımının yanı sıra teknoloji, sistemler, işlemler, yönetim ve kontrol mekanizmalarıyla hem insandan hem de eşyadan kaynaklanan sorunlara, bu sorunların zorluk derecesine, teknik çözüm olasılıklarına, ve ekonomik değerlerine uygun çözüm üretebilmek için bir bakış açısıdır" (Finn, 1960, s.10 ).
5. Bilim ve teknolojinin farklılığını belirtmek için ilk nükleer denizaltıyı yapan ve serbest bir eğitim eleştirmeni olan Amiral Hyman Rickover şöyle söylüyor: "Bilim ve teknoloji birbirine karıştırılmamalıdır. Bilim doğadaki görüngülerin (fenomenlerin ) gözlenerek, zaten var olan doğru ve gerçeklerin ortaya çıkarılması ve bu gözlemler sonucunda elde edilen verilerin düzenlenerek gerçeklerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin ortaya konulduğu teorilerin oluşturulmasıdır. Teknoloji asla bilim için bir otorite olamaz. Teknoloji insan aklını ve vücudunu güçlendirmek, üstün kılmak için geliştirilecek aletler, teknikler, ve yöntemler üzerinde durur. Bilimsel yöntem insan faktörünün tamamen dışlanmasını gerektirir, şöyle ki; gerçeği arayan kimse, kendinin ya da diğer insanların hoşlanacağı veya sevmeyeceği şeylerle, popülist değerlerle ve herhangi bir çıkar uğruna çalışmaz. Diğer yandan teknoloji fikir (bilim ) değil de hareket olduğundan, eğer insani değerler göz ardı edilirse tamamıyla tehlikeli bir sonuca da yol açabilir (Knezevich & Eye, 1970, s.17 ).
Tasarım Nedir?
Kelime kök olarak ; “Tasar” kelimesinden türer açılımı düşünmek planlamak anlamında. ‘tasarlamak’ ,
‘tasarım’ ; fikri şekil olarak ortaya sunma anlamında
- dış kaynaklarda geçen tanımı ise -
Design sözcüğü Latince kökenli 'designare'den türemiştir; anlamı 'bir şeye işaret etmektir'.
Etimolojik anlamda, uzakta olan bir şey işaret edilebilir; piktoral anlamda 'de-sign' birden fazla şeyin olduğu ortamda, yalnızca tek bir şeyi işaret edebilir.
Ruhani anlamda ise 'aklın gözü' betimlemesiyle; sözcüğün yoğun bir arınmadan geçtiği hissedilir.
Tasarlamak sözcüğü ile de; işaretlemek, iz bırakmak, not etmek, altını çizmek, damga vurmak, özgün olmak, biricik ve tek olmak, belirginleştirmek, ayrıştırmak eylemleri vurgulanıyor.
Tasarımdaki düşünce !?
Tasarımı kullanım ihtiyaçlarına göre bir şeyin Kullanılabilirliğin artması için yapılan şekillendirme öngörüsü sunumudur
- endüstriyel tasarım ve
- kişiye özel tasarım olarak, 2 ana kategoriye ayrılır.
Kişiye özel tasarım özel ihtiyaçlara göre tasarım dır Tasarımın Fiziksel işlevselliğin yanı sıra Ürün kullanıcısının özel ihtiyaçlarına göre değişkenlik gösterir
Özel tasarımlar özellikle kullanıcısının sosyolojik ve psikolojik isteklerine göre değişkenlik arz eder . özel tasarımda ana fikir O ürünün o kişiye özel olması ve başkalarına göre uygunluk arz etmemesi bu alışıla gelmişin dışında farklı ama kullanıcısı için Gayet doğal kabul görmesi gibidir.
WEB TASARIM
Şirketiniz , Müşterileriniz , İş ortaklarınız ve çalışanlarınız elektronik ortamla tanışıyor.Xyz Tasarım BT dünyasından daha iyi yararlanabilmeniz için size efektif çözüm olanakları sunuyor.
Geleceğin E-İş Ortamına daha iyi adapte olabilmeniz için çalıştığınız firmalarında sizin isteklerinize tam cevap vermesi gerekir.Şirketlerin gerçek istekleri ele alınarak planlı ve koordinasyonlu bir çalışma arkadaşı olarak XYZ Tasarım,problemleri tanımlama ve uygun revizyonu gerçekleştirmek için şirketinize ve çalışma arkadaşlarınıza uygun E-Çözüm olanakları hazırlar ve bunları hayata geçirir.
Sizin için hazırladığımız web sunumları şirketinizin ihtiyaçlarına göre tasarlanıyor ve Güvenlik taramasından geçirildikten sonra size teslim ediliyor.Şirketlerin gerçek ihtiyaçları gözönüne alınarak tasarlanan eğitimler ve teknik destek, tecrübeli danışmanlar tarafından sunuluyor.
Geleceğin e-iş dünyasına kolayca uyum sağlamak, rekabetçi ortamda başarıyı yakalamak için "şirketlere özel" teknoloji danışmanlığı XYZ Tasarım tarafından siz değerli müşterilerimize sunulmaktadır. XYZ Tasarım, şirketlerin satın alma, satış, CRM gibi farklı iş süreçlerini, ihtiyaçlarına özel çözümler üreterek elektronik ortama taşıyor.
XYZ Group firmanız için en doğru sunumu hazırlar.Kendi kimlik olgusuna özel logo tasarım,web,cd ve diğer multimedya öğelerini hazırlamakta uzmandır.Firmanızın dış dünya ile olan birlikteliğinin sağlanmasında XYZ Tasarım Hizmetleri ve XYZ Group size profesyonel çözümler sunar
.Firmalar için hazırlanan Web Tasarımlarında ki esas amaç satıştan önce,firmanızın en prestijli ve en güçlü kimliği ile internet dünyasında yerini almasıdır.Konusunda uzman teknik kadromuz ile firmanız en baştan itibaren sizin görüşlerinizi dikkate alarak efektif bir dünya oluşturur.XYZ Tasarım firmanız için gerekli olan web sunumlarında multimedia öğelerini kullanarak bütünleşik sunumlar hazırlar.Firmanız için hazırlanmasını istediğiniz web sitelerini müşterilerinizin en iyi anlayabileceği şekilde görsel olarak tasarlanır.Böylelikle anlam kargaşasının önüne geçilir.
Sizin istekleriniz doğrultusunda şekillendirme ve görsel arayüz tasarımı en etkili şekilde sağlanır.
Geleceğin E-İş Ortamına daha iyi adapte olabilmeniz için çalıştığınız firmalarında sizin isteklerinize tam cevap vermesi gerekir.Şirketlerin gerçek istekleri ele alınarak planlı ve koordinasyonlu bir çalışma arkadaşı olarak XYZ Tasarım,problemleri tanımlama ve uygun revizyonu gerçekleştirmek için şirketinize ve çalışma arkadaşlarınıza uygun E-Çözüm olanakları hazırlar ve bunları hayata geçirir.
Sizin için hazırladığımız web sunumları şirketinizin ihtiyaçlarına göre tasarlanıyor ve Güvenlik taramasından geçirildikten sonra size teslim ediliyor.Şirketlerin gerçek ihtiyaçları gözönüne alınarak tasarlanan eğitimler ve teknik destek, tecrübeli danışmanlar tarafından sunuluyor.
Geleceğin e-iş dünyasına kolayca uyum sağlamak, rekabetçi ortamda başarıyı yakalamak için "şirketlere özel" teknoloji danışmanlığı XYZ Tasarım tarafından siz değerli müşterilerimize sunulmaktadır. XYZ Tasarım, şirketlerin satın alma, satış, CRM gibi farklı iş süreçlerini, ihtiyaçlarına özel çözümler üreterek elektronik ortama taşıyor.
XYZ Group firmanız için en doğru sunumu hazırlar.Kendi kimlik olgusuna özel logo tasarım,web,cd ve diğer multimedya öğelerini hazırlamakta uzmandır.Firmanızın dış dünya ile olan birlikteliğinin sağlanmasında XYZ Tasarım Hizmetleri ve XYZ Group size profesyonel çözümler sunar
.Firmalar için hazırlanan Web Tasarımlarında ki esas amaç satıştan önce,firmanızın en prestijli ve en güçlü kimliği ile internet dünyasında yerini almasıdır.Konusunda uzman teknik kadromuz ile firmanız en baştan itibaren sizin görüşlerinizi dikkate alarak efektif bir dünya oluşturur.XYZ Tasarım firmanız için gerekli olan web sunumlarında multimedia öğelerini kullanarak bütünleşik sunumlar hazırlar.Firmanız için hazırlanmasını istediğiniz web sitelerini müşterilerinizin en iyi anlayabileceği şekilde görsel olarak tasarlanır.Böylelikle anlam kargaşasının önüne geçilir.
Sizin istekleriniz doğrultusunda şekillendirme ve görsel arayüz tasarımı en etkili şekilde sağlanır.
logo tasarım
XYZ Tasarım Interactive Hizmetleri kapsamında bireysel ve kurumsal hedeflere yönelik logo tasarım hizmetleri gerçekleştirilmektedir.
Bir firmanın, markanın veya ürünün tanıtımında, içinde yer aldığı sektörü belirten, diğer firma veya markalardan ayırt edilmesini sağlayan, firma veya markanın misyon ve vizyonunu yansıtan en önemli unsurlarından biridir.Bize göre logo tasarımı, marka olmanın, mevcut markanın değerinin daha da arttırılmasının, diğer markalardan ayırt edilinebilirliğini sağlanabilmesi için logo tasarımı çok dikkatli ve yaratıcılık gerektiren bir sanattır. Günümüzde global pazarın kendiliğinden oluşması yerel firmaların bile aslında uluslar arası faaliyet gösteren firmalar, markalar gibi konumlandırılması gerektiğini göstermektedir. Xyz tasarım bu konuda her türlü markalaşma ve mevcut markanın değerinin arttırılması için grafik tasarım hizmetleri ve bu hizmetler kapsamında logo tasarım hizmeti sunmaktadır.
Internet hayatımızın bir parçası oldu.
Bilgisayarın başında oturup bir çok işlemlerimizi internet üzerinden zahmetsizce yapabiliyoruz. Alışverişlerimizi, banka işlerimizi, rakip firmaların takibini, eski ve yeni arkadaşlarımızla sohbetlerimizi, iş anlaşmalarını, iş başvurularını, bir konu hakkında aradığımız dökümanları bulmayı vb gibi herşeyi internet üzerinden yapıyoruz. Artık internet vazgeçemediğimiz, bize zaman kazandıran bir unsur oldu. Bu yüzden şirketler ve hatta bireyler kendi web sitelerini oluşturmakta bu sayede milyonlarca insana ulaşabilmekteler.Şirketiniz var, uzun yıllardır hizmet verdiğiniz sektörde özverili çabalarınızla büyük işler yaptınız ama bir web siteniz yok.
Dünyaya açılmak, ülke içinde herkese ulaşabilmek için bu şansı kullanamadınız. Rakipleriniz tüm ürünlerini artık web sitesinden duyururken, iş anlaşmalarını bile e-mail yolu yaparken siz hala eski teknoloji ile müşterilere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Teklif sunduğunuz yerler size web adresinizi, e-mail adresinizi soruyor. Hala bir web siteniz yok ve nasıl yapılacağını, neler yapılabileceğini bilmiyorsunuz. Dert etmeyin, kontak kurun sizinde uygun fiyatla bir web siteniz olsun. Sizde teknolojiyi takip edenlerden olun.Yaptığımız diğer web sitelerini inceleyin.
Bilgiye en kısa yoldan, sayfanın içinde kaybolmadan ulaşabildiğinizi ve şirketin profiline uygun tasarım yapıldığını göreceksiniz. Şirketin kendine özgü istediği logolara bakın. Belki sizinde iyi düşünülmüş, tasarlanmış şirket logosuna ihtiyacınız vardır.
Bir firmanın, markanın veya ürünün tanıtımında, içinde yer aldığı sektörü belirten, diğer firma veya markalardan ayırt edilmesini sağlayan, firma veya markanın misyon ve vizyonunu yansıtan en önemli unsurlarından biridir.Bize göre logo tasarımı, marka olmanın, mevcut markanın değerinin daha da arttırılmasının, diğer markalardan ayırt edilinebilirliğini sağlanabilmesi için logo tasarımı çok dikkatli ve yaratıcılık gerektiren bir sanattır. Günümüzde global pazarın kendiliğinden oluşması yerel firmaların bile aslında uluslar arası faaliyet gösteren firmalar, markalar gibi konumlandırılması gerektiğini göstermektedir. Xyz tasarım bu konuda her türlü markalaşma ve mevcut markanın değerinin arttırılması için grafik tasarım hizmetleri ve bu hizmetler kapsamında logo tasarım hizmeti sunmaktadır.
Internet hayatımızın bir parçası oldu.
Bilgisayarın başında oturup bir çok işlemlerimizi internet üzerinden zahmetsizce yapabiliyoruz. Alışverişlerimizi, banka işlerimizi, rakip firmaların takibini, eski ve yeni arkadaşlarımızla sohbetlerimizi, iş anlaşmalarını, iş başvurularını, bir konu hakkında aradığımız dökümanları bulmayı vb gibi herşeyi internet üzerinden yapıyoruz. Artık internet vazgeçemediğimiz, bize zaman kazandıran bir unsur oldu. Bu yüzden şirketler ve hatta bireyler kendi web sitelerini oluşturmakta bu sayede milyonlarca insana ulaşabilmekteler.Şirketiniz var, uzun yıllardır hizmet verdiğiniz sektörde özverili çabalarınızla büyük işler yaptınız ama bir web siteniz yok.
Dünyaya açılmak, ülke içinde herkese ulaşabilmek için bu şansı kullanamadınız. Rakipleriniz tüm ürünlerini artık web sitesinden duyururken, iş anlaşmalarını bile e-mail yolu yaparken siz hala eski teknoloji ile müşterilere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Teklif sunduğunuz yerler size web adresinizi, e-mail adresinizi soruyor. Hala bir web siteniz yok ve nasıl yapılacağını, neler yapılabileceğini bilmiyorsunuz. Dert etmeyin, kontak kurun sizinde uygun fiyatla bir web siteniz olsun. Sizde teknolojiyi takip edenlerden olun.Yaptığımız diğer web sitelerini inceleyin.
Bilgiye en kısa yoldan, sayfanın içinde kaybolmadan ulaşabildiğinizi ve şirketin profiline uygun tasarım yapıldığını göreceksiniz. Şirketin kendine özgü istediği logolara bakın. Belki sizinde iyi düşünülmüş, tasarlanmış şirket logosuna ihtiyacınız vardır.
teknoloji tasarımları hk. bir yorum
Telefon çaldığında, müzik setinde yüksek sesle son günlerin popüler şarkılarından biri çalıyordu. Hakan telefonun ahizesini kaldırır kaldırmaz, telefon, otomatik olarak evde bulunan elektronik cihazlara kablosuz sinyal göndererek yüksek sesle çalışan bütün cihazların seslerini kısmalarını sağladı. Müzik seti de dahil olmak üzere. Hakan'ı arayan kız kardeşi Ceyda idi. Ceyda, Hakan'a, annelerinin bel ve sırt ağrılarının artması nedeniyle hastanede olduğunu ve doktorun, annelerine haftada en az bir kez fizyoterapi görmesini tavsiye ettiğini anlattı. Ceyda, tüm bunları Hakan'a anlatırken, cep telefonundaki Akıllı Cep Ajanı ile de annesi için fizyoterapi hizmeti verebilecek doktorları aramaya başladı. Hakan, Ceyda'ya, annelerini fizyoterapiye götürme görevini dönüşümlü olarak üstlenmelerini teklif etti. Bir hafta Hakan, diğer hafta Ceyda gidecekti anneleri ile birlikte fizyoterapiye. Ceyda, Hakan'dan kişisel takvimini, ona yollamasını rica etti. Hakan, cep telefonundaki kişisel takvimini Ceyda'ya yolladı.
Ceyda'nın cep ajanı, annesinin evi yakınlarında bulunan birkaç fizyoterapistin isimlerini ekrana getirdi. Ceyda, onun ve Hakan'ın kişisel takvimine uygun görünen birkaç doktordan randevu alması için cep ajanına görev verdi. Cep ajanı, doktor randevu listesini, Hakan ve Ceyda'nın kişisel takvimleri ile karşılaştırıp, en uygun doktor ismi ve zamanını Ceyda'nın cep telefonunun ekranına yansıttı. Ceyda'nın cep ajanı bunları gerçekleştirirken Hakan, Ceyda'nın ona gönderdiği elektronik doktor reçetesinde bulunan ilaçlara göz atmaya başladı telefonunda. Hakan'ın cep ajanı, bu reçeteyi, Hakan'ın annesinin sağlık sigortası ile karşılaştırıp, bütün ilaçların sağlık sigortası kapsamında olduğunu belirten mesajı ekrana getirdi. Bu ilaçları bir sanal eczaneden satın alma konusunda komut beklemekteydi. Hakan Evet tuşuna bastı. Cep ajanı, bu ilaçları satan sanal eczanelerin listesini Hakan'a sundu. Hakan, listede bulunan sanal eczanelerin birinden, ilaçları alıp, annesinin sağlık sigorta numarasını girerek, sanal alışverişi gerçekleştirdi. Alışveriş ekranında, bu ilaçların, bu sağlık sigortasının sahibi olan Aliye Tekin'in adresine gönderileceğine dair bir mesaj belirdi. Hakan, Ceyda'ya bir mesaj çekerek annesinin ilaçlarını aldığını söyledi. Ceyda ise doktor randevusunun yapıldığını ve randevu bilgilerini içeren dosyayı, Hakan'ın cep telefonuna gönderdiğini söyledi. Hakan'ın cep ajanı, Hakan'ın kişisel takvimini, yeni randevu bilgileri ile karşılaştırıp, güncelledi. Hakan ve Ceyda, yalnızca anlamlı Internet ve cep telefonlarındaki cep ajanını kullanarak, annelerinin doktor randevusunu, ilaçlarını ve annelerini doktora götürmeleri gereken günler hakkındaki tüm işlemleri birkaç dakika içinde gerçekleştirdiler.1
Cilalı Ekran Devri
Yukarıda anlattıklarım size gerçekçi gelmiyor değil mi? Eğer bu senaryoyu sekiz sene önce birileri bana anlatsaydı, sanırım o kişiye "Yıldız Savaşları" türünden dizileri çok fazla seyretmemesi konusunda öğüt verirdim. On sene önce ilk Internet bağlantımı aldığım gün, eğer birileri bana bütün faturalarımı sanal bankacılık yöntemi ile ödeyeceğimi; yazılı iletişimde en çok e-posta kullanacağımı; arama motorlarının benim araştırma yapmak için ilk başvuracağım araç olacağını; evime sebze meyve almak için sanal market kullanacağımı; hayatımı kazanmak için Web sitesi tasarlayacağımı söyleselerdi sanırım bütün bunlara da güler geçerdim. Fakat günümüz teknolojilerinin her geçen gün kendini yenilemesi ve hayatımızın her yönünü etkilemesi, bana, yukarıdaki gibi bir senaryonun bizden çok uzak olmadığını söylüyor.
Son on sene içinde birçok şey değişti hayatımda, hayatımızda. En başarılı golfçunun zenci, en uzun boylu basketçinin Çinli, bilginin bir kıtadan diğerine, saniyenin binde biri hızla ulaştığı, Plüto'nun artık bir gezegen olarak kabul görmediği bir çağda; yani her şeyin, hatta "en iyi bilinenin" bile değiştiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu hızlı çağda, Internet de, inanılmaz bir hızla gelişti ve gelişmeye devam ediyor. İlk Internet şöhretinin, en başarılı bilgisayar korsanının (hacker) ve ilk SPAM e-posta gönderen kişinin bir Türk olduğu düşünülürse, bu gelişmelerden Türkiye'de yeterince payını alıyor.2
Internet ile yeni yeni tanıştığımız yıllarda, tek istediğimiz daha sağlam, güvenilir ve basit bir işaretleme diline (HTML ) sahip olmaktı. Daha sonra daha fazla hız istedik. Daha sonra HTML yazabileceğimiz, rahatlıkla Web siteleri üretebileceğimiz kolay bir yazılım istedik. Daha sonra fazla ziyaretçi, daha güzel Web siteleri, daha fazla hız, daha da fazla ziyaretçi... Hemen hepsi gerçekleşti istediklerimizin. Hem de fazlasıyla.
Internet kullanıcı sayısı ile birlikte, Internet bağlantı hızları da her geçen gün arttı, artıyor. Dünyanın her bir yanından milyonlarca kişi, dünyanın her bir köşesindeki milyonlarca Web sitesine ve o Web sitelerinin sunduğu bilgiye birkaç tıklama uzaklıkta. Bu heyecanlı dönemin adı "Bilgi Çağı" ve biz, Web çalışanları yeni yüzyılın bilgi savaşçılarıyız.
Yaklaşık on sene önce, Web tasarımı ile uğraşmaya başladığımda, tasarımını yaptığım Web sitelerini ziyaret eden hemen herkes, aynı zamanda Web tasarımı ile uğraşıyordu. O dönemlerde Türkiye'de, kendine "Web tasarımcısı " adı veren kişi sayısı neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Bizler, tam olarak ne yaptığımızı, ne gibi bir gücün, yeniliğin parçası olduğumuzu iyi bilmiyorduk. Herkes bildiğini ya bir başka sitenin koduna bakarak ya da bu işe onlardan bir iki ay önce başlamış "uzman" kişilerden öğreniyordu.
Halbuki Internet ve Web tasarımı, günümüzde inanılmaz derecede değişti. e-Devlet, e-Ticaret projelerinin sayısının artması; bağlantı hızlarının artması; bilgisayar fiyatlarının Internet bağlantı ücretlerinin ucuzlaması ile birlikte, artık Türkiye'nin küçük bir köyünün kahvehanesindeki bilgisayardan, liseli bir gencin cep telefonundaki Internet tarayıcısına; yurtdışında arama motoru ile bilgi arayan kişinin kişisel bilgisayarından, bir şirket yöneticilerinin, havalimanında e-postasını kontrol ettiği dizüstü bilgisayarına kadar birçok araç, her gün, her saat, her dakika Web sitelerimizin kullanıcıları, ziyaretçileri haline geldi.
Bu gelişmeler, daha birçok yeni gelişmelere yön verirken, birçok soruyu da beraberinde getirdi. Sitelerimiz kullanılabilir mi? Web sitelerimiz erişilebilir mi? Sunduğumuz bilgi rahatlıkla görüntülenebiliyor mu? Tasarladığımız menü, kullanıcılarımızın istedikleri bilgilere ulaşmalarına yardımcı oluyor mu? Kullanıcı deneyimini maksimize edebiliyor muyuz? Ziyaretçilerimiz, o kadar rakip şirket Web sitesi içinden bizim sitemizi yeniden ziyaret edecek mi? Bu sorular daha da çoğaltabilir. Fakat kendi kendimize her gün sorduğumuz bu sorulara dikkat ederseniz göreceksiniz ki, bizim kendimize birkaç yıl önce sorduğumuz sorulardan çok farklı. Birkaç yıl önce sorduğumuz soruların hemen hepsi teknoloji ile ilgili iken günümüzde sorduğumuz sorular, ziyaretçi, deneyim ve hizmet ile ilgili.
Artık Web sayfalarının ne kadar hızlı yüklendiği umurumuzda değil. Çoğumuz hızlı Internet bağlantıları ile bu sorunları atlattık. Bizim için önemli olan, ziyaretçilerimizin, sunduğumuz bilgilere ne kadar hızlı ulaşabildiği ya da ulaşıp ulaşamadığı! Acaba tasarımımız içinde 16 mı yoksa 256 renk mi kullanmalıyız sorusu şimdi nostaljik bir soru olarak, tozlu raflardaki "teknik sorular dosyası" içinde yer alırken, bizim için önemli olan, örneğin renk körü olan ziyaretçilerin kullanılan renklerdeki anlamı kavrayıp kavrayamadığı haline geldi. Web sitemiz bir Internet tarayıcısında çalışıyor ama diğerinde hata veriyor telaşı ve kaygısı artık yerini kullanıcıların sitemizde iyi bir sanal deneyim yaşayıp yaşamadığı kaygısı ile yer değiştirdi.
Bu yalnızca Internet ve Web sitelerine has bir özellik değil. Hemen her teknolojik ürün ve hizmet, bir takım aşamaları geçerek, olgunluğa ulaşıyor. İlk cep telefonlarını düşünün Türkiye'deki. Mesaj göndermek, değişen renkli kılıf satın almak, kablosuz kulaklığa sahip olmak ya da Kurtlar Vadisi'nin müziğini, cep telefonumuza zil yapmak önemli değildi o zamanlarda. Önemli olan, telefonun çalışıp, çalışmadığı idi. Önemli olan, şimdiye kadar sahip olmadığımız, hayal bile edemediğimiz bir teknolojiye sahip olmaktı. Daha sonra bu duygular ve düşünceler, yerini, piyasanın genişlemesi, cep telefonlarının gelişmesi ile birlikte teknolojik özelliklere bıraktı: Nerede çeker? EGSM 900 mu yoksa GSM 1800 şebeke mi kullanıyor? Pili kaç saat dayanıyor? HSCSD şebekelerinde veri transferi ne kadar? Kamerası kaç mega-piksel? Zoom var mı?
Fakat cep telefonu adını verdiğimiz teknoloji de, içinde bulunduğu sektör olgunlaştıkça, her geçen gün değişiyor. Artık cep telefonumuza "teknolojik ürün" olarak bakmıyoruz, o şekilde düşünme gereği duymuyoruz. Hayatımızın bir parçası haline gelen bu araç için sorduğumuz sorular da değişti, özelliklerinin anlatımı farklılaştı. Bir zamanlar telefonun teknolojik özelliklerin sıralandığı ürün tanıtımları, satış elemanı sohbetleri, şimdi "Kompakt ve şık tasarım, ele rahat oturur, bas-konuş" gibi deneyim ve içsel güdülere hitap eden özellikler ile başlar oldu. Yani teknoloji değil, yaşadığımız deneyim önemli hale geldi. Teknolojik özelliklerin çokluğu değil, ürünün bize nasıl duygular hissettirdiği önemli hale geldi. Acaba kaçınız bilgisayarın monitörüne birkaç tane şamar atmak istediniz? Ya da hiç beklemediğiniz bir hata veren VCD-oynatıcınıza küfrettiniz? Halbuki bütün bu ürünler, canlı olmamasına rağmen, sanki onlar birer canlıymış gibi seviyor ya da nefret ediyoruz. Arabamıza "güzelim" diyoruz. Cep telefonumuza küfrediyoruz. Dijital fotoğraf makinemizi ne kadar "sevdiğimizden" bahsediyoruz arkadaşlarımıza. Kitabın giriş kısmında anlattığım, Ceyda ile Hakan'ın yaşadığı küçük senaryo içinde, gerçekten telefonlarının kaç piksel kameraya sahip olması ne kadar önemli? Sizce onlar için önemli olan, yaşadıkları deneyimin kalitesi, kullanımdaki kolaylık, işlerini kısa zamanda gerçekleştirmek mi yoksa "cep ajanının" versiyonunun 1.5 oluşu mu? Ya da başka bir deyişle, Hakan'ın, annesine ilaç satın alması için cep ajan versiyonunun 1.8 olması gerekiyorsa, Hakan'ın yaşadığı deneyim ve hissettikleri duygu aynı mı olacaktı?
Internet ve Web siteleri de cep telefonu gibi olgunlaşma sürecinden geçiyor. PHP, ASP, CSS, bant genişliği, HTML değil; tasarım, deneyim, bilgi, kullanılabilirlik ve erişilebilirlik önemli hale geliyor her geçen gün.
Aman canım, zaten, teknoloji kimin umurunda!
Herkesin Aklındaki Soru: Nereden Geliyoruz?
Son 10-15 yıl içinde ortaya çıkan ve bizlerin kullandığı teknolojik ürünler, daha önceki asırlarda ortaya çıkan teknolojilerden çok farklı bir yapıya sahipler. Son yılların teknolojileri, dışsal bir sorunun çözümü için ortaya çıkmış ürünler değil. Ateş, tren, uçak, giysi, telefon gibi birçok teknolojik buluş, insanlığın dışsal sorunlarını çözmek ile ilgili idi 3. Yani, bizler yürüyemediğimiz noktaya ulaşabilmek için arabayı; duyamayacağımız mesafeye ulaşmak için telefonu icat ettik, ürettik, kullandık. Fakat son 15 sene içinde bulduğumuz, icat ettiğimiz, kullandığımız teknoloji ve ürettiğimiz teknolojik ürünlerin çoğu içsel sorunlar ve içsel gelişim ile ilgili. Biyokimya'daki gelişmeler, nanoteknoloji, bilgi çağındaki yenilikler, İnsan Genomu (Human Genome) projesi ve daha yüzlerce yenilik, buluş, teknolojik ürün, içsel sorunların çözümüne yönelik örnekler.
Internet ve bilişim teknolojileri de, bu içsel teknolojilerden biri. Internet ile bilgi alıyor, bilgi veriyor, arkadaşlarımız ile sohbet ediyor, iş buluyor, ürün satın alıyoruz. Internet de diğer içsel teknolojiler gibi, çok hızlı bir şekilde yaşantımızı, hayatımızı değiştirmeye devam ediyor.
Dr. Spencer Wells, 18 yaşında iken, yani yaşıtları, lisede "hangi üniversiteye gitmeliyim?" diye düşünürken, o Harvard Üniversitesinde, doktorası üzerinde çalışıyordu. Bugün, Dr. Wells, herkesin aklından geçen bir sorunun cevabını bulmaya çalışıyor: "İnsanlık Nereden Geliyor? İşte bu sorunun cevabını bulmak için, son 20 senedir, dünyanın dört bir köşesinde, yaklaşık 20.000 erkekten topladığı DNA örneklerini test edip, çıkan sonuçları analiz ediyor. Bulduğu sonuçları 2004 yılında yayınladığı The Journey of Man: Genedic Odyssey kitabında bizlerle paylaştı. Dr. Wells'e göre, insanlık tarihi, 60.000 yıl önce, Afrika'da bulunan ve bugün Kenya adını verdiğimiz ülkede başladı. Yani, Dr. Wells'e göre hepimiz, Afrika'dan geliyoruz. Yani, etrafınızda gördüğünüz her insan, 60.000 yıl önce yaşamış olan bir Afrikalının DNA'sından küçük bir parça taşıyor. 4
60.000 yıllık insanlık tarihinde, her şey çok yavaş gelişti. Ateşin bulunmasından, ilk medeni şehre geçiş, binlerce yıl zaman aldı. Şu an dünyada 6 milyar insan yaşamakta. Yani 60 bin yılda, 6 milyar. Eh, pek fena sayılmaz! Aferin İnsanoğlu!
Tim Berners-Lee , 18 yaşındayken, eğitim gördüğü Oxford Üniversitesinde, yönetim tarafından bilgisayar kullanımı yasaklandı. Çünkü okul yönetimi, Berners-Lee'yi, bir arkadaşı ile birlikte hacker'lık (bilgisayar korsanlığı) yaparken yakaladı. Aradan 18 yıl geçti ve 13 Kasım 1990'da, dünyanın ilk Web sitesini Internet'te yayınladı. Böylece WWW'yi icat etmek ile kalmadı, dünyanın ilk Web tasarımcısıda olmuş oldu. Şimdiye kadar gördüğünüz, ziyaret ettiğiniz, sahibi olduğunuz ya da ismini duyduğunuz bütün siteler, yaklaşık 15 yıl önce Berners-Lee tarafından yaratılan o ilk Web siteden türedi. Bugün, ziyaret ettiğiniz her site, dünyanın o ilk Web sitesinden küçük bir parça taşıyor içlerinde. 5
İnsanlığın 60.000, Web sitelerinin ise yalnızca 15 yıllık bir tarihi olmasına rağmen, Web sitesi ziyaretçileri nüfus artışının, insanlık nüfus artışına göre 600 kat ve Web sitesi sayısı artışının ise 90 kat daha büyük olması, 15 yılda aşılan mesafenin ne kadar büyük olduğunu bize bir kez daha kanıtlıyor 6. Bugün milyonlarca Web sitesi, bir milyar kullanıcıya ulaşıyor ve bu oran geçtiğimiz 15 yıl içinde hemen her sene kendini katlayarak devam etti ve ediyor. Bu hızlı gelişmeye, Türkiye de, Mustafa Akgül'ün , 12 Nisan 1993'te, Internet'e, Orta Doğu Teknik Üniversitesinden 64kbit/saniye ile bağlanmasıyla katıldı.
Belki de çok bir kısa zamanda gerçekleşen bu hızlı gelişme, en büyük kayıp oldu Web ve Internet için. Bu hızlı gelişime, bu hızlı teknolojiye adapte olacak zamanı, gerekli bilgiyi ve alt yapıyı oluşturamadık kısa sürede. Internet'in hızı, teknolojik gelişme, bu yepyeni platform hepimizin başını döndürdü ve bütün bunlar gerçekleşirken, en önemli noktayı unuttuk: Kullanıcılar, kullanıcılarımız .
Bizlerin Fazla Düşünmediği Soru: Neredeyiz?
Bizler yeni başlıyoruz. Web, 15 yıllık yepyeni bir teknoloji. Günümüzde en iyi bildiğimiz teknolojiler, yıllar süren deneyim, yapılan yanlışlıklar, bu yanlışlıklardan alınan dersler sonrası olgunlaştı ve günümüze ulaştı.
Örneğin, sinema sektörünün ilk başladığı 1800'lu yıllarda, film kamerası sabitti. Aktörler sanki tiyatro sahnesindeymiş gibi sabit kamera önünde rol yapıyorlardı. Kamerayı sabit olmaktan çıkarıp, etrafta gezdirilmesi arasından geçen süre tamı tamına 25 yıl. Peki biz neredeyiz Web sektöründe bu örnek içinde? Acaba Web sektörünün kamerası halen sabit mi?
Bu tip örneklere yalnızca sinemacılıkta değil birçok sektörde rastlıyoruz. Örneğin bisikletçilikte. Gino Bartali, 1900 yılların ilk yarısında, zamanının en iyi bisikletçileri arasındaydı. Gino, Tour de France adı verilen bisikletçiliğin en önemli ve en prestijli olayı sayılan yarışmayı, 10 yıl ara ile arka arkaya iki defa kazandı: 1938 ve 1948'de. İki zafer arasında 10 yıl olmasının nedeni ise İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Tour de France'in yapılmamasıydı.
1948'den önce, bisikletlerde vites yoktu. Bisikletçiler, yokuş yukarı çıkmadan önce, bisikletten iner, arka tekeri çıkarır, ters çevirip, büyük çarkın olduğu yere getirip tekeri zincirle takıp yokuş yukarı çıkardı. Yokuş aşağı ineceklerinde de, yine bisikletten inip, arka tekeri çıkarıp, küçük çarkın olduğu zincire takıp, yarışmaya devam ederlerdi. Gino, 1948 yılındaki yarışta, kimsenin hayallerinde bile olmayan bir şeyi gerçekleştirdi. Bisikletten inmeden bisikletin çarkını değiştirmeyi başardı. Yani bugünki anlamı ile bisiklet vitesini icat etti. Bulduğu bu mekanizma o zamanın teknolojik şartlarına göre inanılmaz bir şeydi. 1948'de herkes, bisikletçilikte daha ileri gidilemeyeceğini, teknik olarak, zirvede olduklarını ve bulunabilecek her şeyin bulunup icat edildiğini söylemeye başladı. O zaman için de, söylenenler doğru idi. Vites değiştiricinin kullanılması ile yarışlardaki hız arttı.
Bisikletçiliğe ilginiz var mı bilemiyorum ama eğer bugünkü yarış bisikletlerine bakarsanız göreceksiniz ki 1948'de söylenenlerin tamamen yanlış olduğu ortaya çıktı. O zamandan günümüze birçok şey değişti. Bartali'nin 1948'de kullandığı bisikletin tek bir vitesi varken, bugün profesyonellerin kullandığı bisikletlerin onlarca vitesi var; Bugün, Bartali'nin icat edip, kullandığı vitesin yarısı ağırlıkta bisikletler var ve biliyorum ki daha birçok yenilikler gerçekleşecek ilerleyen yıllarda.
Web de çok farklı değil. Biz bisikletçilik örneği içinde belki de 1930'lardayız. Vitesimiz yok, bisikletimiz ağır. Sinema örneği gibi kameramız halen sabit. Teknolojik olarak birçok baş döndürücü gelişmelerin olduğu 15 yıllık Web sektöründe standartlar ve kurallar daha yeni yeni tartışılmaya başlandı. Uygulanıyor demeye maalesef dilim varmıyor. Biz nereden geldiğimizi iyi biliyoruz. Internet öncesi dönemi, 30 yaşın üzerindeki herkes çok iyi hatırlayacaktır. Internet'in, hayatımızı, iş yaşantımızı nasıl değiştirdiğini çok iyi biliyoruz.
Web için de, "sektörümüz içinde neredeyiz?" sorusunun cevabı, buzdağının su üzerinde görünen kısmı olarak verilebilir sanırım. Biz, bir dönme noktasındayız. Dönüşüm, yavaş yavaş gerçekleşiyor fakat daha gideceğimiz çok yol, aşmamız gereken birçok sorun var. Bizler bugün Türkiye'de, Web 1.0 versiyonu içinde yaşıyoruz. Birçok ülke Web 2.0'a geçti bile.
Web 1.0, teknoloji ile ilgili. Web 1.0, teknolojik detaylar, kaygılar ile ilgili. Web 1.0, olgunlaşma öncesi, teknolojinin gelişiminin oluştuğu bir dönem. Teknolojinin, her şeyin önüne koyulduğu, kullanıcının fazla düşünülmediği bir dönem.
Web 2.0 ise, kullanıcıların, ziyaretçilerin bir Web sitesi ya da bir Web uygulaması içindeki olumlu katılımcılığı, Web yazılımcılarının başkalarının sitelerinde ve uygulamalarındaki özgürlüğünün gerçekleştiği bir dönem. Yani kontrolün en az olduğu, sanal deneyimin ön plana çıktığı, ziyaretçinin değer kazandığı bir dönem.
Eğer Internet'i 6-7 seneden daha fazla kullanıyorsanız Infoseek, Excite gibi, o bir zamanların çok popüler Web portallarını hatırlayacaksınız. O dönemdeki en önemli şey, kullanıcıyı kontrol etmek, onların siteye gelip, olabildiğince zaman geçirip, ayrılmamalarını sağlamaktı. Yani, o dönemdeki başarı ve güç, kullanıcıyı içine çekmek, her isteklerine(!) site içinde cevap vermek ve kontrolü elde tutmak ile ölçülüyordu. Bunun ne kadar yanlış bir model olduğu çok kısa bir zamanda anlaşıldı. Google , "İşte size arama kutusu, yazın ve istediğinizi bulun, sitemizden ayrılmanız da çok önemli değil açıkçası. Eğer hizmetimizden ve yaşadığınız sanal deneyimden memnun kaldıysanız, yeniden gelin," dedi Web kullanıcılarına. Internet'te, Google'un "Kendimi Şanslı Hissediyorum" arama düğmesi belki de Web 2.0'i başlatan ilk yenilikti. Bu düğme, kontrolün bizim elimizde olduğunu, Google'un ikinci sayfasını bile görmeden, başka yerlere gidebileceğimizi hatırlattı bize.
Web 2.0, kontrolün bittiği bir dönem. Web 2.0 herhangi bir teknoloji ile ilgili değil. Web 2.0, kullanıcı deneyimi ile ilgili. Bilginin nasıl, ne şekilde kullanıldığı, paylaşımın ve katılımcılığın ne şekilde dünyamızı şekillendirdiği ile ilgili. Web 2.0, deneyim ve hizmetler ile ilgili. Kullanıcıyı ön plana çıkaran hizmetler. Yani statik, bireysel ve kontrolcü bir dönemden; dinamik, katılımcı ve özgür bir döneme.
Belki de Web ve Internet içinde değişen, şekillenen ve olgunlaşan, Web 2.0'nin temelini oluşturan en önemli kavram kullanıcı deneyimi ve memnuniyeti . Peki bunu sitemizde nasıl sağlayabiliriz? Kullanıcımızı iyi anlayarak, ihtiyaçlarını iyi tespit ederek ve onların hedeflerine ulaşmalarını kolaylaştırarak. Gelin bu sürece birlikte göz atalım.
Notlar
1- Hakan ve Ceyda arasında, gelecekte geçen bu senaryo, James Hendler , Ora Lassila ve Tim Berners -Lee'nin Mayıs 2001 tarihinde Scientific American' da yayınladığı "Semantic Web" makalenin giriş kısmının Türkçe adaptasyonudur. Kişisel iletişim: Doğan, Mehmet. " Request for Permission ." E-posta gönderilen kişiler Tim Berners-Lee, James Hendler , Ora Lassila . 17 Mart 2006.
2- En başarılı golfçulardan birinin zenci olduğu söylemi, Tiger Wood'un 1996'da yılın sporcusu seçilmesi ve PGA gibi en prestijli golf turnuvasını 2 defa kazanması gerçeğine dayanmaktadır. En uzun boylu Çinli basketbolcü tabiri ise, Houston Rockets'da oynayan Yao Ming'nin, 2 metre 29 cm boyunda olması gerçeğine dayanmaktadır. Plüto'nun gezegen olup olmadığı konusunda ayrıntılı bilgi ve adreslerinde bulunabilir. Internet'in ilk sanal şöhreti, Mahir Çağrı'dır. Bu konuda detaylı bilgi almak için adresine göz atabilirsiniz. Internet'in en popüler korsanlarından (hacker) biri, iskorpitx takma isimli bir Türk'tür. Bu bilgi adresinden alınmıştır. Internet'te ilk defa SPAM e-posta gönderen kişi (ticari amaç dışında), Serdar Argıç'tır. Bu konuda daha fazla bilgi almak icin adresine göz atabilirsiniz.
3- Bu konu ve söylem, Joel Garreau'nun Radical Evolution adlı kitabında detaylı bir şekilde açıklanmaktadır. Garreau, Joel. "Radical Evolution : The Promise and Peril of Enhancing Our Minds, Our Bodies -- and What
Ceyda'nın cep ajanı, annesinin evi yakınlarında bulunan birkaç fizyoterapistin isimlerini ekrana getirdi. Ceyda, onun ve Hakan'ın kişisel takvimine uygun görünen birkaç doktordan randevu alması için cep ajanına görev verdi. Cep ajanı, doktor randevu listesini, Hakan ve Ceyda'nın kişisel takvimleri ile karşılaştırıp, en uygun doktor ismi ve zamanını Ceyda'nın cep telefonunun ekranına yansıttı. Ceyda'nın cep ajanı bunları gerçekleştirirken Hakan, Ceyda'nın ona gönderdiği elektronik doktor reçetesinde bulunan ilaçlara göz atmaya başladı telefonunda. Hakan'ın cep ajanı, bu reçeteyi, Hakan'ın annesinin sağlık sigortası ile karşılaştırıp, bütün ilaçların sağlık sigortası kapsamında olduğunu belirten mesajı ekrana getirdi. Bu ilaçları bir sanal eczaneden satın alma konusunda komut beklemekteydi. Hakan Evet tuşuna bastı. Cep ajanı, bu ilaçları satan sanal eczanelerin listesini Hakan'a sundu. Hakan, listede bulunan sanal eczanelerin birinden, ilaçları alıp, annesinin sağlık sigorta numarasını girerek, sanal alışverişi gerçekleştirdi. Alışveriş ekranında, bu ilaçların, bu sağlık sigortasının sahibi olan Aliye Tekin'in adresine gönderileceğine dair bir mesaj belirdi. Hakan, Ceyda'ya bir mesaj çekerek annesinin ilaçlarını aldığını söyledi. Ceyda ise doktor randevusunun yapıldığını ve randevu bilgilerini içeren dosyayı, Hakan'ın cep telefonuna gönderdiğini söyledi. Hakan'ın cep ajanı, Hakan'ın kişisel takvimini, yeni randevu bilgileri ile karşılaştırıp, güncelledi. Hakan ve Ceyda, yalnızca anlamlı Internet ve cep telefonlarındaki cep ajanını kullanarak, annelerinin doktor randevusunu, ilaçlarını ve annelerini doktora götürmeleri gereken günler hakkındaki tüm işlemleri birkaç dakika içinde gerçekleştirdiler.1
Cilalı Ekran Devri
Yukarıda anlattıklarım size gerçekçi gelmiyor değil mi? Eğer bu senaryoyu sekiz sene önce birileri bana anlatsaydı, sanırım o kişiye "Yıldız Savaşları" türünden dizileri çok fazla seyretmemesi konusunda öğüt verirdim. On sene önce ilk Internet bağlantımı aldığım gün, eğer birileri bana bütün faturalarımı sanal bankacılık yöntemi ile ödeyeceğimi; yazılı iletişimde en çok e-posta kullanacağımı; arama motorlarının benim araştırma yapmak için ilk başvuracağım araç olacağını; evime sebze meyve almak için sanal market kullanacağımı; hayatımı kazanmak için Web sitesi tasarlayacağımı söyleselerdi sanırım bütün bunlara da güler geçerdim. Fakat günümüz teknolojilerinin her geçen gün kendini yenilemesi ve hayatımızın her yönünü etkilemesi, bana, yukarıdaki gibi bir senaryonun bizden çok uzak olmadığını söylüyor.
Son on sene içinde birçok şey değişti hayatımda, hayatımızda. En başarılı golfçunun zenci, en uzun boylu basketçinin Çinli, bilginin bir kıtadan diğerine, saniyenin binde biri hızla ulaştığı, Plüto'nun artık bir gezegen olarak kabul görmediği bir çağda; yani her şeyin, hatta "en iyi bilinenin" bile değiştiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu hızlı çağda, Internet de, inanılmaz bir hızla gelişti ve gelişmeye devam ediyor. İlk Internet şöhretinin, en başarılı bilgisayar korsanının (hacker) ve ilk SPAM e-posta gönderen kişinin bir Türk olduğu düşünülürse, bu gelişmelerden Türkiye'de yeterince payını alıyor.2
Internet ile yeni yeni tanıştığımız yıllarda, tek istediğimiz daha sağlam, güvenilir ve basit bir işaretleme diline (HTML ) sahip olmaktı. Daha sonra daha fazla hız istedik. Daha sonra HTML yazabileceğimiz, rahatlıkla Web siteleri üretebileceğimiz kolay bir yazılım istedik. Daha sonra fazla ziyaretçi, daha güzel Web siteleri, daha fazla hız, daha da fazla ziyaretçi... Hemen hepsi gerçekleşti istediklerimizin. Hem de fazlasıyla.
Internet kullanıcı sayısı ile birlikte, Internet bağlantı hızları da her geçen gün arttı, artıyor. Dünyanın her bir yanından milyonlarca kişi, dünyanın her bir köşesindeki milyonlarca Web sitesine ve o Web sitelerinin sunduğu bilgiye birkaç tıklama uzaklıkta. Bu heyecanlı dönemin adı "Bilgi Çağı" ve biz, Web çalışanları yeni yüzyılın bilgi savaşçılarıyız.
Yaklaşık on sene önce, Web tasarımı ile uğraşmaya başladığımda, tasarımını yaptığım Web sitelerini ziyaret eden hemen herkes, aynı zamanda Web tasarımı ile uğraşıyordu. O dönemlerde Türkiye'de, kendine "Web tasarımcısı " adı veren kişi sayısı neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Bizler, tam olarak ne yaptığımızı, ne gibi bir gücün, yeniliğin parçası olduğumuzu iyi bilmiyorduk. Herkes bildiğini ya bir başka sitenin koduna bakarak ya da bu işe onlardan bir iki ay önce başlamış "uzman" kişilerden öğreniyordu.
Halbuki Internet ve Web tasarımı, günümüzde inanılmaz derecede değişti. e-Devlet, e-Ticaret projelerinin sayısının artması; bağlantı hızlarının artması; bilgisayar fiyatlarının Internet bağlantı ücretlerinin ucuzlaması ile birlikte, artık Türkiye'nin küçük bir köyünün kahvehanesindeki bilgisayardan, liseli bir gencin cep telefonundaki Internet tarayıcısına; yurtdışında arama motoru ile bilgi arayan kişinin kişisel bilgisayarından, bir şirket yöneticilerinin, havalimanında e-postasını kontrol ettiği dizüstü bilgisayarına kadar birçok araç, her gün, her saat, her dakika Web sitelerimizin kullanıcıları, ziyaretçileri haline geldi.
Bu gelişmeler, daha birçok yeni gelişmelere yön verirken, birçok soruyu da beraberinde getirdi. Sitelerimiz kullanılabilir mi? Web sitelerimiz erişilebilir mi? Sunduğumuz bilgi rahatlıkla görüntülenebiliyor mu? Tasarladığımız menü, kullanıcılarımızın istedikleri bilgilere ulaşmalarına yardımcı oluyor mu? Kullanıcı deneyimini maksimize edebiliyor muyuz? Ziyaretçilerimiz, o kadar rakip şirket Web sitesi içinden bizim sitemizi yeniden ziyaret edecek mi? Bu sorular daha da çoğaltabilir. Fakat kendi kendimize her gün sorduğumuz bu sorulara dikkat ederseniz göreceksiniz ki, bizim kendimize birkaç yıl önce sorduğumuz sorulardan çok farklı. Birkaç yıl önce sorduğumuz soruların hemen hepsi teknoloji ile ilgili iken günümüzde sorduğumuz sorular, ziyaretçi, deneyim ve hizmet ile ilgili.
Artık Web sayfalarının ne kadar hızlı yüklendiği umurumuzda değil. Çoğumuz hızlı Internet bağlantıları ile bu sorunları atlattık. Bizim için önemli olan, ziyaretçilerimizin, sunduğumuz bilgilere ne kadar hızlı ulaşabildiği ya da ulaşıp ulaşamadığı! Acaba tasarımımız içinde 16 mı yoksa 256 renk mi kullanmalıyız sorusu şimdi nostaljik bir soru olarak, tozlu raflardaki "teknik sorular dosyası" içinde yer alırken, bizim için önemli olan, örneğin renk körü olan ziyaretçilerin kullanılan renklerdeki anlamı kavrayıp kavrayamadığı haline geldi. Web sitemiz bir Internet tarayıcısında çalışıyor ama diğerinde hata veriyor telaşı ve kaygısı artık yerini kullanıcıların sitemizde iyi bir sanal deneyim yaşayıp yaşamadığı kaygısı ile yer değiştirdi.
Bu yalnızca Internet ve Web sitelerine has bir özellik değil. Hemen her teknolojik ürün ve hizmet, bir takım aşamaları geçerek, olgunluğa ulaşıyor. İlk cep telefonlarını düşünün Türkiye'deki. Mesaj göndermek, değişen renkli kılıf satın almak, kablosuz kulaklığa sahip olmak ya da Kurtlar Vadisi'nin müziğini, cep telefonumuza zil yapmak önemli değildi o zamanlarda. Önemli olan, telefonun çalışıp, çalışmadığı idi. Önemli olan, şimdiye kadar sahip olmadığımız, hayal bile edemediğimiz bir teknolojiye sahip olmaktı. Daha sonra bu duygular ve düşünceler, yerini, piyasanın genişlemesi, cep telefonlarının gelişmesi ile birlikte teknolojik özelliklere bıraktı: Nerede çeker? EGSM 900 mu yoksa GSM 1800 şebeke mi kullanıyor? Pili kaç saat dayanıyor? HSCSD şebekelerinde veri transferi ne kadar? Kamerası kaç mega-piksel? Zoom var mı?
Fakat cep telefonu adını verdiğimiz teknoloji de, içinde bulunduğu sektör olgunlaştıkça, her geçen gün değişiyor. Artık cep telefonumuza "teknolojik ürün" olarak bakmıyoruz, o şekilde düşünme gereği duymuyoruz. Hayatımızın bir parçası haline gelen bu araç için sorduğumuz sorular da değişti, özelliklerinin anlatımı farklılaştı. Bir zamanlar telefonun teknolojik özelliklerin sıralandığı ürün tanıtımları, satış elemanı sohbetleri, şimdi "Kompakt ve şık tasarım, ele rahat oturur, bas-konuş" gibi deneyim ve içsel güdülere hitap eden özellikler ile başlar oldu. Yani teknoloji değil, yaşadığımız deneyim önemli hale geldi. Teknolojik özelliklerin çokluğu değil, ürünün bize nasıl duygular hissettirdiği önemli hale geldi. Acaba kaçınız bilgisayarın monitörüne birkaç tane şamar atmak istediniz? Ya da hiç beklemediğiniz bir hata veren VCD-oynatıcınıza küfrettiniz? Halbuki bütün bu ürünler, canlı olmamasına rağmen, sanki onlar birer canlıymış gibi seviyor ya da nefret ediyoruz. Arabamıza "güzelim" diyoruz. Cep telefonumuza küfrediyoruz. Dijital fotoğraf makinemizi ne kadar "sevdiğimizden" bahsediyoruz arkadaşlarımıza. Kitabın giriş kısmında anlattığım, Ceyda ile Hakan'ın yaşadığı küçük senaryo içinde, gerçekten telefonlarının kaç piksel kameraya sahip olması ne kadar önemli? Sizce onlar için önemli olan, yaşadıkları deneyimin kalitesi, kullanımdaki kolaylık, işlerini kısa zamanda gerçekleştirmek mi yoksa "cep ajanının" versiyonunun 1.5 oluşu mu? Ya da başka bir deyişle, Hakan'ın, annesine ilaç satın alması için cep ajan versiyonunun 1.8 olması gerekiyorsa, Hakan'ın yaşadığı deneyim ve hissettikleri duygu aynı mı olacaktı?
Internet ve Web siteleri de cep telefonu gibi olgunlaşma sürecinden geçiyor. PHP, ASP, CSS, bant genişliği, HTML değil; tasarım, deneyim, bilgi, kullanılabilirlik ve erişilebilirlik önemli hale geliyor her geçen gün.
Aman canım, zaten, teknoloji kimin umurunda!
Herkesin Aklındaki Soru: Nereden Geliyoruz?
Son 10-15 yıl içinde ortaya çıkan ve bizlerin kullandığı teknolojik ürünler, daha önceki asırlarda ortaya çıkan teknolojilerden çok farklı bir yapıya sahipler. Son yılların teknolojileri, dışsal bir sorunun çözümü için ortaya çıkmış ürünler değil. Ateş, tren, uçak, giysi, telefon gibi birçok teknolojik buluş, insanlığın dışsal sorunlarını çözmek ile ilgili idi 3. Yani, bizler yürüyemediğimiz noktaya ulaşabilmek için arabayı; duyamayacağımız mesafeye ulaşmak için telefonu icat ettik, ürettik, kullandık. Fakat son 15 sene içinde bulduğumuz, icat ettiğimiz, kullandığımız teknoloji ve ürettiğimiz teknolojik ürünlerin çoğu içsel sorunlar ve içsel gelişim ile ilgili. Biyokimya'daki gelişmeler, nanoteknoloji, bilgi çağındaki yenilikler, İnsan Genomu (Human Genome) projesi ve daha yüzlerce yenilik, buluş, teknolojik ürün, içsel sorunların çözümüne yönelik örnekler.
Internet ve bilişim teknolojileri de, bu içsel teknolojilerden biri. Internet ile bilgi alıyor, bilgi veriyor, arkadaşlarımız ile sohbet ediyor, iş buluyor, ürün satın alıyoruz. Internet de diğer içsel teknolojiler gibi, çok hızlı bir şekilde yaşantımızı, hayatımızı değiştirmeye devam ediyor.
Dr. Spencer Wells, 18 yaşında iken, yani yaşıtları, lisede "hangi üniversiteye gitmeliyim?" diye düşünürken, o Harvard Üniversitesinde, doktorası üzerinde çalışıyordu. Bugün, Dr. Wells, herkesin aklından geçen bir sorunun cevabını bulmaya çalışıyor: "İnsanlık Nereden Geliyor? İşte bu sorunun cevabını bulmak için, son 20 senedir, dünyanın dört bir köşesinde, yaklaşık 20.000 erkekten topladığı DNA örneklerini test edip, çıkan sonuçları analiz ediyor. Bulduğu sonuçları 2004 yılında yayınladığı The Journey of Man: Genedic Odyssey kitabında bizlerle paylaştı. Dr. Wells'e göre, insanlık tarihi, 60.000 yıl önce, Afrika'da bulunan ve bugün Kenya adını verdiğimiz ülkede başladı. Yani, Dr. Wells'e göre hepimiz, Afrika'dan geliyoruz. Yani, etrafınızda gördüğünüz her insan, 60.000 yıl önce yaşamış olan bir Afrikalının DNA'sından küçük bir parça taşıyor. 4
60.000 yıllık insanlık tarihinde, her şey çok yavaş gelişti. Ateşin bulunmasından, ilk medeni şehre geçiş, binlerce yıl zaman aldı. Şu an dünyada 6 milyar insan yaşamakta. Yani 60 bin yılda, 6 milyar. Eh, pek fena sayılmaz! Aferin İnsanoğlu!
Tim Berners-Lee , 18 yaşındayken, eğitim gördüğü Oxford Üniversitesinde, yönetim tarafından bilgisayar kullanımı yasaklandı. Çünkü okul yönetimi, Berners-Lee'yi, bir arkadaşı ile birlikte hacker'lık (bilgisayar korsanlığı) yaparken yakaladı. Aradan 18 yıl geçti ve 13 Kasım 1990'da, dünyanın ilk Web sitesini Internet'te yayınladı. Böylece WWW'yi icat etmek ile kalmadı, dünyanın ilk Web tasarımcısıda olmuş oldu. Şimdiye kadar gördüğünüz, ziyaret ettiğiniz, sahibi olduğunuz ya da ismini duyduğunuz bütün siteler, yaklaşık 15 yıl önce Berners-Lee tarafından yaratılan o ilk Web siteden türedi. Bugün, ziyaret ettiğiniz her site, dünyanın o ilk Web sitesinden küçük bir parça taşıyor içlerinde. 5
İnsanlığın 60.000, Web sitelerinin ise yalnızca 15 yıllık bir tarihi olmasına rağmen, Web sitesi ziyaretçileri nüfus artışının, insanlık nüfus artışına göre 600 kat ve Web sitesi sayısı artışının ise 90 kat daha büyük olması, 15 yılda aşılan mesafenin ne kadar büyük olduğunu bize bir kez daha kanıtlıyor 6. Bugün milyonlarca Web sitesi, bir milyar kullanıcıya ulaşıyor ve bu oran geçtiğimiz 15 yıl içinde hemen her sene kendini katlayarak devam etti ve ediyor. Bu hızlı gelişmeye, Türkiye de, Mustafa Akgül'ün , 12 Nisan 1993'te, Internet'e, Orta Doğu Teknik Üniversitesinden 64kbit/saniye ile bağlanmasıyla katıldı.
Belki de çok bir kısa zamanda gerçekleşen bu hızlı gelişme, en büyük kayıp oldu Web ve Internet için. Bu hızlı gelişime, bu hızlı teknolojiye adapte olacak zamanı, gerekli bilgiyi ve alt yapıyı oluşturamadık kısa sürede. Internet'in hızı, teknolojik gelişme, bu yepyeni platform hepimizin başını döndürdü ve bütün bunlar gerçekleşirken, en önemli noktayı unuttuk: Kullanıcılar, kullanıcılarımız .
Bizlerin Fazla Düşünmediği Soru: Neredeyiz?
Bizler yeni başlıyoruz. Web, 15 yıllık yepyeni bir teknoloji. Günümüzde en iyi bildiğimiz teknolojiler, yıllar süren deneyim, yapılan yanlışlıklar, bu yanlışlıklardan alınan dersler sonrası olgunlaştı ve günümüze ulaştı.
Örneğin, sinema sektörünün ilk başladığı 1800'lu yıllarda, film kamerası sabitti. Aktörler sanki tiyatro sahnesindeymiş gibi sabit kamera önünde rol yapıyorlardı. Kamerayı sabit olmaktan çıkarıp, etrafta gezdirilmesi arasından geçen süre tamı tamına 25 yıl. Peki biz neredeyiz Web sektöründe bu örnek içinde? Acaba Web sektörünün kamerası halen sabit mi?
Bu tip örneklere yalnızca sinemacılıkta değil birçok sektörde rastlıyoruz. Örneğin bisikletçilikte. Gino Bartali, 1900 yılların ilk yarısında, zamanının en iyi bisikletçileri arasındaydı. Gino, Tour de France adı verilen bisikletçiliğin en önemli ve en prestijli olayı sayılan yarışmayı, 10 yıl ara ile arka arkaya iki defa kazandı: 1938 ve 1948'de. İki zafer arasında 10 yıl olmasının nedeni ise İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Tour de France'in yapılmamasıydı.
1948'den önce, bisikletlerde vites yoktu. Bisikletçiler, yokuş yukarı çıkmadan önce, bisikletten iner, arka tekeri çıkarır, ters çevirip, büyük çarkın olduğu yere getirip tekeri zincirle takıp yokuş yukarı çıkardı. Yokuş aşağı ineceklerinde de, yine bisikletten inip, arka tekeri çıkarıp, küçük çarkın olduğu zincire takıp, yarışmaya devam ederlerdi. Gino, 1948 yılındaki yarışta, kimsenin hayallerinde bile olmayan bir şeyi gerçekleştirdi. Bisikletten inmeden bisikletin çarkını değiştirmeyi başardı. Yani bugünki anlamı ile bisiklet vitesini icat etti. Bulduğu bu mekanizma o zamanın teknolojik şartlarına göre inanılmaz bir şeydi. 1948'de herkes, bisikletçilikte daha ileri gidilemeyeceğini, teknik olarak, zirvede olduklarını ve bulunabilecek her şeyin bulunup icat edildiğini söylemeye başladı. O zaman için de, söylenenler doğru idi. Vites değiştiricinin kullanılması ile yarışlardaki hız arttı.
Bisikletçiliğe ilginiz var mı bilemiyorum ama eğer bugünkü yarış bisikletlerine bakarsanız göreceksiniz ki 1948'de söylenenlerin tamamen yanlış olduğu ortaya çıktı. O zamandan günümüze birçok şey değişti. Bartali'nin 1948'de kullandığı bisikletin tek bir vitesi varken, bugün profesyonellerin kullandığı bisikletlerin onlarca vitesi var; Bugün, Bartali'nin icat edip, kullandığı vitesin yarısı ağırlıkta bisikletler var ve biliyorum ki daha birçok yenilikler gerçekleşecek ilerleyen yıllarda.
Web de çok farklı değil. Biz bisikletçilik örneği içinde belki de 1930'lardayız. Vitesimiz yok, bisikletimiz ağır. Sinema örneği gibi kameramız halen sabit. Teknolojik olarak birçok baş döndürücü gelişmelerin olduğu 15 yıllık Web sektöründe standartlar ve kurallar daha yeni yeni tartışılmaya başlandı. Uygulanıyor demeye maalesef dilim varmıyor. Biz nereden geldiğimizi iyi biliyoruz. Internet öncesi dönemi, 30 yaşın üzerindeki herkes çok iyi hatırlayacaktır. Internet'in, hayatımızı, iş yaşantımızı nasıl değiştirdiğini çok iyi biliyoruz.
Web için de, "sektörümüz içinde neredeyiz?" sorusunun cevabı, buzdağının su üzerinde görünen kısmı olarak verilebilir sanırım. Biz, bir dönme noktasındayız. Dönüşüm, yavaş yavaş gerçekleşiyor fakat daha gideceğimiz çok yol, aşmamız gereken birçok sorun var. Bizler bugün Türkiye'de, Web 1.0 versiyonu içinde yaşıyoruz. Birçok ülke Web 2.0'a geçti bile.
Web 1.0, teknoloji ile ilgili. Web 1.0, teknolojik detaylar, kaygılar ile ilgili. Web 1.0, olgunlaşma öncesi, teknolojinin gelişiminin oluştuğu bir dönem. Teknolojinin, her şeyin önüne koyulduğu, kullanıcının fazla düşünülmediği bir dönem.
Web 2.0 ise, kullanıcıların, ziyaretçilerin bir Web sitesi ya da bir Web uygulaması içindeki olumlu katılımcılığı, Web yazılımcılarının başkalarının sitelerinde ve uygulamalarındaki özgürlüğünün gerçekleştiği bir dönem. Yani kontrolün en az olduğu, sanal deneyimin ön plana çıktığı, ziyaretçinin değer kazandığı bir dönem.
Eğer Internet'i 6-7 seneden daha fazla kullanıyorsanız Infoseek, Excite gibi, o bir zamanların çok popüler Web portallarını hatırlayacaksınız. O dönemdeki en önemli şey, kullanıcıyı kontrol etmek, onların siteye gelip, olabildiğince zaman geçirip, ayrılmamalarını sağlamaktı. Yani, o dönemdeki başarı ve güç, kullanıcıyı içine çekmek, her isteklerine(!) site içinde cevap vermek ve kontrolü elde tutmak ile ölçülüyordu. Bunun ne kadar yanlış bir model olduğu çok kısa bir zamanda anlaşıldı. Google , "İşte size arama kutusu, yazın ve istediğinizi bulun, sitemizden ayrılmanız da çok önemli değil açıkçası. Eğer hizmetimizden ve yaşadığınız sanal deneyimden memnun kaldıysanız, yeniden gelin," dedi Web kullanıcılarına. Internet'te, Google'un "Kendimi Şanslı Hissediyorum" arama düğmesi belki de Web 2.0'i başlatan ilk yenilikti. Bu düğme, kontrolün bizim elimizde olduğunu, Google'un ikinci sayfasını bile görmeden, başka yerlere gidebileceğimizi hatırlattı bize.
Web 2.0, kontrolün bittiği bir dönem. Web 2.0 herhangi bir teknoloji ile ilgili değil. Web 2.0, kullanıcı deneyimi ile ilgili. Bilginin nasıl, ne şekilde kullanıldığı, paylaşımın ve katılımcılığın ne şekilde dünyamızı şekillendirdiği ile ilgili. Web 2.0, deneyim ve hizmetler ile ilgili. Kullanıcıyı ön plana çıkaran hizmetler. Yani statik, bireysel ve kontrolcü bir dönemden; dinamik, katılımcı ve özgür bir döneme.
Belki de Web ve Internet içinde değişen, şekillenen ve olgunlaşan, Web 2.0'nin temelini oluşturan en önemli kavram kullanıcı deneyimi ve memnuniyeti . Peki bunu sitemizde nasıl sağlayabiliriz? Kullanıcımızı iyi anlayarak, ihtiyaçlarını iyi tespit ederek ve onların hedeflerine ulaşmalarını kolaylaştırarak. Gelin bu sürece birlikte göz atalım.
Notlar
1- Hakan ve Ceyda arasında, gelecekte geçen bu senaryo, James Hendler , Ora Lassila ve Tim Berners -Lee'nin Mayıs 2001 tarihinde Scientific American' da yayınladığı "Semantic Web" makalenin giriş kısmının Türkçe adaptasyonudur. Kişisel iletişim: Doğan, Mehmet. " Request for Permission ." E-posta gönderilen kişiler Tim Berners-Lee, James Hendler , Ora Lassila . 17 Mart 2006.
2- En başarılı golfçulardan birinin zenci olduğu söylemi, Tiger Wood'un 1996'da yılın sporcusu seçilmesi ve PGA gibi en prestijli golf turnuvasını 2 defa kazanması gerçeğine dayanmaktadır. En uzun boylu Çinli basketbolcü tabiri ise, Houston Rockets'da oynayan Yao Ming'nin, 2 metre 29 cm boyunda olması gerçeğine dayanmaktadır. Plüto'nun gezegen olup olmadığı konusunda ayrıntılı bilgi
3- Bu konu ve söylem, Joel Garreau'nun Radical Evolution adlı kitabında detaylı bir şekilde açıklanmaktadır. Garreau, Joel. "Radical Evolution : The Promise and Peril of Enhancing Our Minds, Our Bodies -- and What
Kaydol:
Yorumlar (Atom)